Rahmetli Halam hayatının son yıllarında hep geçmişte yaşardı, geçmişi anlatırdı yorulmaksızın, ama öyle güzel anlatırdı ki, onu büyük bir heyecan ve merakla dinlerdi herkes. Anlattığı hikayeler acılı ve hüzün doluydu özünde, ama o, geçmişin solmuş bahçelerini kullandığı sihirli diliyle sular, onlara yeniden ve farklı bir hayat verirdi.
Büyülü bir anlatıcıydı Halam. Sanırım onun gibi iyi bir anlatıcı hiçbir zaman olamayacağım.
Ve sonra, nasıl olduğunu bilmiyorum, kendimi her şeyden arınmış bir boyutta buluyorum: Korku yok, kaygı yok, – kalp sâkin, ruhum tanyeri.
Beni dünyaya getiren yazgıyı hiçbir zaman affetmeyeceğim.
Beni dünyaya getiren yazgıya sonsuza dek minnettar olacağım.
Gökyüzü bir bahçedir aynı zamanda.
Her şeyi belirleyen yörüngeler.
Şüphesiz: yörünge, yazgı demektir!
Kelimelerin gizlendikleri yerleri bulmalıyım ki kelimelerce gizlenebileyim. Bilirsiniz: gizlenmek, açılmak demektir.
Her düştüğünde, bir damla şiir düşer kalbine: bir tohum atılmıştır, hazır kök salmaya, filizlenmeye, yeşermeye, – ve zaman olgunlaştığında, tohumların dilinden konuşmaya başladığında, başlar şiir de seni konuşmaya, çağırmaya, derdest etmeye. –
Kimin peşinden gitmeli, kimi izlemeli, ruhumun işlek caddesinde hangi sese berelenmeli, gölgesinde kümelenmeli –
Yalnızlık korkusu, yalnızlığa düşmüşlüğün sızısı.
Yalnızlığın ferahlığı, özgürlüğü.
Kendisine dürüst olamamaktan, kendisiyle dürüstçe yüzleşememekten, kendisini ıskalamaktan kaygı duymalı insan.
Son durağa varmadan körelmeliydim – fakat kaçıramadım gözlerimi.
Hüznün buruk rengiyle boyanmış bir neşe ve sevgi yumağı benim kalbim.
Hayat bir mucize, bir bilmece de aynı zamanda - bir gîzem, rengarenk olduğu kadar karanlık bir dehliz, hakkında soru sorulması gerekilen bir sır, bir muamma.
Düş kurabiliyorsak, geleceğin boyu uzun demektir hâlâ.
Bir barınak aradım, fırtına koptu kopacak, kalbimin içine sığındım – o en korunaksız yere.
Ağlamaya ihtiyaç duyup da ağlayamamak çok çok çok kötü bir durum, sevgili günlük.
Şu sıralar çocukluğumu çok özlüyorum, daha doğrusu çocukluğumdaki o kalabılığı, etrafımı saran o taşkın, teneffüs ettiğim havanın dolgunluk taşıdığı o diri, canlı ve yoğun yaşamı.
Başkalarıyla sohbet hâlindeyken kendimi çoğu kez bir kalıba sıkıştırılmış hissediyorum. Hani sanki dıştan dayatılan dar bir çerçevenin içinde, ve sadece onun sınırları içinde hareket etme imkânım varmış gibi.
Yazarken kavuştuğum kişi ile günlük hayatta büründüğüm kişi arasında dağlar kadar fark var.
Gündelik hayatta olduğum kişi özümle, yani esas diye duyumsadığım Ben’liğimle hiçbir şekilde örtüşmüyor.
Toplum bizi belirli davranış kalıplarının içinde görmek ister. Dünyaya doğarız ve gideceğimiz yol önceden çizilmiştir; dolayısıyla gerçek özümüzle değil, önceden herkes için tasarlanmış sayısız maskelerden bir maske beğenir ve onu kimliğimiz olarak benimseriz. Bu sosyokültürel akıntıyla belirli bir rolü ister istemez üstlenir, sistemin bir parçası olur, olasılıkla olmadığımız veya tanımaya fırsat dahi bulamadığımız gerçek özümüzle bağlantısız bir yaşam süreriz. En güzel çiçekleri barındıran dallarımız kesilir, içimizdeki emsalsız ayrıntılar, o gizli tonlar böylece yitip gider.
Günümüz çağın insanları niye kendi ruhlarına bu denli kayıtsız? Uyum sağlamak, bu düzenin, bu vasatlığın bir parçası olmak için niye böylesi bir çaba gösterir? Geçim zorunluluğu tabiiki bir etken, fakat sebepleri çok daha derinlerde ve psikolojik olduğunu düşünüyorum. Ve öne sürüyorum: İnsan, anlamsızlığa, nihilizme düşmemek uğruna, önüne serilen hazır inançlara, ideolojilere, ahlâka, düzene adapte olmayı yeğler – bu, hastalıklı ve çarpık bir düzen olsa dahi. İnsan, anlam arayan bir canlıdır; bulduğu anlam sahte olsa bile ona tutunmak ister ve bu uğurda mücadele edecek kadar seçeneksizdir.
Kapitalizm ile içli dışlı olan demokrasi, aynılaşmayı ve yeknesaklığı emreder; herkesi eşit kılmak ister ki herkes eşit şekilde hayatını tüketime adayabilsin. Tekdüze bir niceliğin üretimini kendine hedef koyan kapitalist ve demokratik modern çağ, niteliğe ket vurmuş, insanı toplu ve toplumca vasatlaştırmıştır. İçinde bulunduğumuz vasatlığın en büyük temsilcileri kimlerdir? Akedemisyenler, sözde sanatçılar ve gazeteciler, pusulası kaymış günümüzün bağnaz filozofları, eğitimcileri ve bilim-insanları, ve, en başta, sanayıcı ve siyasetçilerdir.
Sürü-insanın karşıtı vardır. Toplumların yapaylığını doğal bir şekilde sezen, içinde bulunduğu düzenin patolojik havasını duyumsayan, toplumsal dayatmaları geride bırakabilmiş kişilerdir bunlar.
Böylesi ruhlar nâdirdir, insanlar arasında görünmezler, uçurumlarda gizlenen bir mücevher, bir kelebeğin kanatları kadar hassas, rüzgarda savrulan bir yaprak gibi korumasız, ama dalgalar kadar güçlü, renkler kadar parlak, bir umut gibi aydın, yine de batmaya her an meyilli ve müsaittirler, - her yöne açık ufuk ve bilinçle küçük bir sonsuzluk taşır bu derin ve özgür ruhlar içlerinde; – ruhları gibi, acıları gibi – sonsuzdurlar.
Ne yalnızlık onları devirir ne de sürgün.
Bu özerk ve seçkin ruhlar, varoluşun dehşetini görme cesaretine sahip olmuş, anlamsızlığını göğüsleyebilmişlerdir. Anlamsızlığı kabul ve tahammül ederek, bu yüce dürüstlüğün örneğini vererek, yürekli gözlerle, güçlü bir kalple, hiçliğin gerilimini kaldırabilecek bir ruh ve bedenle, perdenin arkasına, zamansızlığa adım atmışlardır.
Eylül geldi. Burada havalar serinliyor. Sonbahar kapıda. Kuşlar için göç vakti. Kırlangıçlar, ebabiller ve leylekler. Ah siz kıskanılası kuşlar, seher vakti keyifle dinlemekteyim sizi, sizinle birlikte savuşturuyorum geceyi, ve gün ağardı mı nasıl da büyük bir övünçle ötmeye başlıyorsunuz, geceyi atlatmanın müjdesini duyururcasına.
Derealizasyonu başıma gelmiş bir lânet olarak değil, hayatımın en büyük öğreticisi olarak görüyorum.
Derealizasyon, travma sonrası bir travma deneyimidir.
Derealizasyonun etkisi altında olduğum zaman-dilimi rûhen en zorlandığm dönemdir, bir dönüm noktasıdır aslında benim için.
Derealizasyon esnâsında kişinin etrafı hiçlikle çevrilidir; dolayısıyla hiçliğin bu istilâsı kişinin kendisini değil, algıladığı dış dünyayı ele geçirir. Kişinin alıştığı ve güven duyduğu çevresi (aile, ev, sokaklar, ağaçlar, gökyüzü, vs …) birdenbire varlıksal anlamını yitirmiş, hatta “yok olmuş” gibi algılanır; hayat, diğer insanların bilinçsizce üzerinde oynadığı bir sahne gibi görünür, ve kişinin bu farkındalığı o kadar korkunçtur ki, kişi, varoluşun doğası karşısında esarete düşer, sanki bir rüyanın, dehşetengiz bir kâbusun içinde hapsolmuş hissiyâtına kapılır, uyanmak ister, uyanamaz, zirâ uyanmak için ölmesi gerekir, ama ölemez, deliliğin kıyısındadır, ama deliremez. Bu yıkımın karşısında kişi birdenbire yalnızlığın en büyüğüne, kimsesizliğin ve tekbaşınalığın en derin kuyusuna düşer; – ve tüm bunları yaşarken yüksek derecede bilinçlidir.
Hiçliğe düşmüşlüğün eşsiz korku-deneyimidir derealizasyon.
Gözleri var yağmurun, içi kurak
Yaşı var evrenin, mekânı kambur
Koşası var düşlerimin, sendeleyip durur.
Sayısız kez boğuldum, şimdi okyanusun dibinde bir yuva kurdum, solungaçları var artık ruhumun, belki bir balığım, belki suyun kendisi.
Yıldızlar – bir başka deyişle: Gece güneşleri.
Sözün saflığı, şüphesiz, sözün zenginliğinden daha yücedir.
