Düşüncelerimin yazarı değil, onların kaydedicisiyim.
Barış Bıçakçı’nın bir eserinde geçen şu hoş anlatım:
Cemil düştüğünde, Nazlı’nın onu kaldıracağını biliyor. Hatta bu sahneyi zihninde canlandırmaktan hoşlanıyor: Cemil yerde, Nazlı onu kaldırmak için eğilip elini uzatmış, bukleli saçı yanaklarına düşmüş, boynu bir kuş yuvası gibi görünüyor ve bakışlarında uzaktaki dağlara özgü bir şefkat seziliyor.
Bugün depremin üzerinden iki hafta geçti. Olanları hâlâ idrak edemiyorum. Ölenlerin sayısını kabul etmek çok ağır. Tek bir can kaybı bile acıyken, sayının bu denli yüksek olması havsalam almıyor.
Ve acı olan şu ki, ne felaketten önce ne de felaketten sonra doğru ve zorunlu olması gereken önlemleri faaliyete geçirmiyoruz. Feryat ediyoruz, ama asıl sorumlular hâlâ yargılanmıyor.
Çok sayıda mütahhitlerin tutuklandığına dair haberler okuyorum. Sadece müteahhitleri tutuklamakla hiçbir şey değişmez ki.
Müteahhitler suç zincirinin son halkasıdır. Müteahhitlerin kânun tanımaksızın cirit atmalarına izin veren, göz yuman, denetimlerden asıl sorumlu olanlar da cezalandırılmalıdır. Bir müteahhit gider, yerine iki tane aynı zihniyette başka müteahhitler türer ve bu rant düzeni kaldığı yerden devam eder …
Hiçbir anlam bulamadığım yerde anlamı hayal ettim. Dolayısıyla bir düş idi yaşamak.
Gülen çocukların gözlerinde yakalıyorum yaşamı.
Sonra, uzun bir düş serüvenin çıkışında, gündelik yaşamın içinde buldum gözlerimi, gördüğüm trajik bir şölen, deliliğin normale bürünmüş klinik festivali.
Elbette bir seçim yapmak gerekir, bir fikri bir diğerine göre daha üstün tutma gereksinimi oluşur. Zira, her fikre aynı mesafede yaklaşanın hiçbir fikri yoktur. Fakat yanılabiliyor olabilirsin, yanlış bir fikre, eksik bir dünya görüşüne sahip olabilirsin. Bu olasılığı her daim aklının bir köşesinde bulundurmalısın: bu, çakılı kalmanın aksine, kendini canlı tutmanı sağlayacaktır.
Yalnızlık güzeldir, temizleyicidir, ama her şeyde olduğu gibi, fazlası da zararlıdır.
Düşünmek, yazmayı seven kişi için bir tutkudur, lâkin düşünmekten hayatı da ıskalayabilirsin.
Derinliği ne kadar oyarsan, içinden çıkamayacağın kuyular kazırsın, ve tutkun, tutsaklığa dönüşebilir.
Ağırlıklara müsade ettiğin kadar, hafifliğe de yer vermelisin hayatında. Neşeye yenik düşebilmelisin. Gülebilmelisin. Mizah, nefes kadar can kurtarıcıdır.
Fakat, öte yanda, kontrolümüzün dışında olan şeyler vardır. Örneğin: içine doğdumuz yaşam-şartları. Bunun etkisi üzerimizde büyük olacaktır, bizi uçlara sürükleyecek, ahengi tutturmamıza engel olacaktır. Böyle bir ortamda zehirlenmemek güçtür, ve bu, umut kırıcıdır, ama, günün sonunda, bizi ayakta tutacak olan - yine umuttur.
Onbinlerce insan depremde hayatını kaybetti, ama hükümetten istifa eden tek bir kişi yok. Böylesine bir yüzsüzlük siyaset tarihinde görülmemiştir. “Biz bu ülkeyi yönetemedik. Tüm sorumluluğu üstleniyorum ve istifa ediyorum” demesi gereken yerde Erdoğan’ın, “Bize bir sene verin, her şeyi hal edeceğiz” diyor. Akıl alır gibi değil.
Beş yaşlarında bir çocuğun enkazdan kurtarıldığı görüntüleri düştü önüme. Enkazın altında uyuyup kalmış, kurtarma ekipleri uyandırdığında, çocuğun olup bitenlere bir anlam veremeyerek “Noluyor ya, noluyor?” diye bir söyleyişi var ki o an hıçkıra hıçkıra ağladım, içimde birikmiş ne varsa sel oldu aktı.
Yüce olanı sordum, yüzüm göğe dönük yıldzları dillendirdim.
Kin, insana hiçbir şey kazandırmaz. Öfkenin esîri yapar o bizi yalnızca.
"Ne ölümden korkmak ayıp, ne de düşünmek ölümü."
Betonların arasında pamuk olmayı
Pamuk kalmayı
Şiire gönül vermek.
Gönlüne şiir vermek.
Göğün derisini oydum, parmaklarım yıldız tozu.
Bütünü görmek gerekir, birleşebilmek için.
Elini tutmak, ama elini bırakabilmektir de sevgi.
Önemli olan, hata yapmamak değil, hatalarımızın ve eksiklerimizin farkına varıp, doğruya güç katmaktır. Peki nedir “doğru” dediğimiz şey? Hakikate en yakını. Peki nedir hakikat? Hiçbir şeyin ne doğru ne de yanlış oluşu.
Geçmişi ve yaşanmışlıkları anlamak, ve, böylece, geleceğe giden yolu mümkün kılmak için yazıyorum.
23 Aralık 2022
Öyledir; insan, ruhunda bütün bir evreni yerinden oynatırken kendi yerinden kımıldayamaz kimi zaman.
Sessizliğin mümkün olmadığı bir ortamda ne ruh genişler ne de içtekinin açığa çıkması için fırsat oluşur.
Çok bilgeli, çok cahil, çokça insanım.
Gökten kar tâneleri indiğinde; berrak bir gecede yüzünü göğe çevirip yıldızlarla ilk defa tanıştığında nasıl da büyülenir bir çocuğun gözleri, öylesine saf ve merak dolu. İçindeki çocuğu canlı tutabilmiş kimseler nasıl da zengin bir ruha sahiptirler.
Felsefenin zeminini hazırlayan içimizdeki bu çocuktur.
Fikirlerine sâdık kalan, tutarlılığyla bilinir. Dünya görüşü sâbit olan, güven uyandırır. Halbuki bunlar benim gözümde bir esneksizlik belirtisidir. Esnek olmayan, kendi gelişimene kapalıdır. Fakat nedense esnek olan, “zayıf” olarak görülür.
Bugün tüm kalbimle Tanrının varlığına inanabilir, yarın ise tüm varlığının anlamsızlığına ağıt yakabilirim.
Hüzün ve neşe: İki duyguyu aynı anda yaşayabilirim. Gülerken ağlamışlığım çok olmuştur.
Sevgiden bu denli neden korkarsınız? Çünkü nefretten daha ağır, gerçeğe daha yakındır sevgi. O vakit nedir sizi gerçeklikten korkutan? Doğal olanın aslında doğa-üstü oluşu.
Büyümek, en yakınlarımızın ölümsüz olmadığını idrak ettiğimiz günle de başlar. Hüzün, bir bulut olur kaplar göğsümüzü. Zamanın geçişi ve sevdiklerimizi bizden alabileceği gerçeğini kabullenmek – neden bu kadar zor? Sadece geçmişte değil, gelecekte yaşamak da acı verici.
Yoğun empatiden ruhum hastalandı.
Televizyon reklamlarında yer alıp dünyanın bu sahte düzenine çanak tutan sözde siz sanatçılara bu sözüm: Her şey olabilirsiniz, ama sanatçı asla.
Beş yüz yaşındayım ve hâlâ emekliyor benim kalbim.
»Pek çok insan kendini, ray nereye giderse oraya gitmek zorunda olan bir tren gibi yaşıyor ve çoğu zaman da bunun farkına varmıyor«, diyor Engin Geçtan.
Muhtemelen benim ruhum raydan çıkmış olabilir ve kesin olan şu ki, onun doğası bu çağın çılgınlıklarına aykırı.
Ben yazarak parmaklarımın arasından kayıp gitmeyen esas bir gerçekliği var gücümle yakalamaya çalışırken, insanların, gerçekliği yavanca yorumlama biçimi beni boynumdan tuttu, yüzüme tükürdü.
Yaklaşık iki senedir ruhumu düyümleyen ve aldığım her nefesi ızdıraba çeviren bu varoluş-kaygısı, dünyanın sahte düzeninden daha gerçek. Bu yüzdendir ki, ondan bir türlü kurtulamıyorum, belki de kurtulmak istemiyorum. Bu, benim tragedyam.
Kendimi huzurlu hissettiğimde, kaygıdan azâde olduğum anlarda, ruhumu yaşamla birleşmiş ve bütünleşmiş hissediyorum.
Derealizasyon, bir algı-enflasyonudur.