Mutsuz olduğumuz yahut ruhsal bir krizin içinde bulunduğumuzda, bize yöneltilen klasik öğütler vardır, mesela şunun gibi: "Hayata, insanların içine karışmalı, sosyalleşmelisin."
Mutlaka ki iyi niyetle verilmiş bir öğüttür, fakat olduğunca yüzeysel, aslına bakıldığında bize şunu demektedir: "İçinde neyle savaştığın fark etmeksizin onu hemen bir kenara bırak, hatta görmezlikten gel, toplumun bir parçası ol ve mutluluğunu dışsal olanla bağımlı hâle getir."
Görüldüğü üzere içimizde gerçekten ne olup bittiyle pek ilgilenmeyen bir öğüttür.
Üstüne üstlük iyimser öğüt adı altında bize belli bir yaşam tarzı ve dünya görüşü dayatılmaya çalışılır.
Eğer bu tarz öğütlere uyup onları uygulasaydım, içinde bulunduğum ruhsal krizin gerçekten üstesinden gelmeyi sadece ertelemekle kalmaz, kaçınılmaz bir şekilde derinleştirir, ya da kendi ruhuma ilişkin olası keşifleri sonsuza dek kaybederdim.
Mutlaka ki bu tarz nasihatlara uyup kendini daha iyi hisseden insanlar olacaktır.
Gelgelelim geçici çaredir bunlar.
Ruhunuzda olup bitenleri bilinçli bir şekilde görmezden gelir, içinizdeki acıyı unutulmaya yüz tutturma çabasına girişir ve bunda başarılı oluyorsanız, o vakit ruhunuza ve onun olanaklarına her zaman yabancı kalacak ve nitekim bu, sizi kendinizden yabancılaştıracaktır.
Derealizasyon, farkındalık azmettiricisidir.
Zaman kavramını tamamen kaybettim. Gözlerimi mevsimden mevsime açar gibiyim.
Söyle, nedir zaman nedir!
Lalalala
Bir umut mu? Bir düş mü?
Lalalala
Pencereme konan bir kırlangıç mı?
Biraz müzik dinlemeli, biraz sakinleşmeli.
Anımsamanın hüzünlü bir vakti varsa, işte o vakit anımsıyorum benden kopuk olanı.
Ben yazmasam,
kim mütercim olacak kendi ruhuma?
Kendimi tanıdığım gibi
kim tanır beni -
benden gayrı kim ulaşır kendime?
Ama kim, kim bu Benlik?
Bir ödünç - kendimden bana.
İnsan ne kadar cok farkındalığa sahip olursa, hiçliğe de o derece yakın oluyormuş.
Evet, bunu öğrendim!
Oysa ne diyordu soylu Nietzsche?
»Hep korktuğum yerde artık arzu edeceğim. İnsan, uçurumunu sevmeyi en son öğreniyor.«
Uçurumunu sevmek,
uçurumun kendisi olmayı şart koşar.
Öyleyse söyle:
Kendini sevecek misin? –
Şimdi Tanrıların dilindeyim - kaybolmuşluğumla!
Bana dokunmadan - seyrediyorlar,
ruhumun sivri telleriyle
nasıl boğuştuğumu,
nasıl kanadığımı.
Tanrıların sessizliği ne acımasız!
Ah, keşke arzulasaydım,
önemseseydim dünyasal olanı,
yapışsaydım varoluşun boynuna,
âşıklar gibi,
bir gözüm kör,
bir gözüm hırslı!
Hakikat: mucizelerle dolu bir keşif-yolculuğu. Son durak: Hiçlik.
Bir yanda varoluşun mucizesini hisseden kalbimin içindeki o saf mutluluk; diğer yanda hiçliğe karşı kayıtsız kalamayan ruhumun o sonsuz ızdırabı: beyaz ve siyah arasındaki gitgeller, bu çatışma, bu varoluşsal kırılganlık. –
Yazmayı özlediğimi söylediğimde, aslında özlediğim şeyin ruhum olması, zirâ yazıyorsam, ruhumla temâs halindeyim demektir.
Günaydın, dostlar!
Özlemişim burayı, burada yazmayı.
Eğer içimde yaşadığım bazı sarsıntılar, dilde karşılık bulamayacak kadar büyük ve ağırsa, onların altında muhtemelen ezilirim.
Kaygı, ölümün aynasıdır. Derealizasyon, hiçliğin aynası.
İnsan, kendisini rahatsız eden yanlarını fark edebilir ve yine de kendinden yakayı kurtaramaz, kendine yenik düşer, hatta yenik düşmek ister.
Biraz yürüyelim mi? Düşünceleri diyorum, onları bıraz yürüyüşe çıkaralım mı?
Tanrı, kendi varlığının bilincinde değildir, ama bilinçli varlıkların ortaya çıkması için gerekli koşulları yaratabilecek yüceliğe sahiptir.
Soru: Tanrının bu yaratıcı gücü kudret midir yoksa kaçınılmaz bir kusur mu?
Aslında sorun tam da burada teşkil ediyor, çünkü aslında ne kudret vardır ne de kusur, ne iyi ne de kötü, ne doğru ne de yanlış. Bu ayrımlar ancak insana özgü değerlemeler ve kategorilerdir.
Günlük yaşantımızın gerçekleri keşfedilen şeyler değil, insanın inşa ettiği değerler, nitekim manevi, geleneksel kurgular, belki de ihtiyaç duyulan yanılsamadırlar.
Ya Tanrı da bir yanılsamaya tutunmak zorunda kaldıysa – kendi yanılsamasına? Ve bizler bu devasa yanılsamanın içinde bir yanılsama isek? İki yanılsama bir gerçek eder miydi?
Bilimin ve teknolojinin ilerlemesiyle (teknokapitalizm), insanlığın da ilerlemesini düşünmek, büyük bir yanılgı olsa gerek; demokrasinin ortaya çıkması ve dünyada yayılmaya başlamasıyla, bununla birlikte iyiliğin ve adâletin de çoğalmasına inanmak, modern anlatımın insanlara sattığı ütopyalardandır.
Gerçekte olan ve yayılan, demokrasi değil; demokrasi maskesi altında saklanan oligarşik bir düzendir. Bu oligarşinin üyeleri ve onların dalkavukluğunu yapan siyasiler, güç uğruna her şeyi yapacak gözü dönmüşlüğe sahiptirler.
İçime indim, çivit mâvisi okyanuslar.
Hızını kesemeyen bir salıncak gibi kalbim.
Çocukluğumun anılarına yer etmiş yeşilçamın mavi gözlü güzelliği, türk sinemasının yüz akı Fatma Girik bugün hayatını kaybetmiş. Ruhu şaad olsun.
Ruhumuzun en büyük devinimleri, bir başkası için küçük, anlamsız olaylardır.
Hayat: trajik bir mucize.
Ben hakikatin değil, hakikat benim peşime düşmüş gibiydi.
Fikrî inat uğruna yitip giden onca olanaklar, olasılıklar, ihtimaller.
Ne güzeldir ki yaşamak, yaşamı benimsemek, bilincine varmak, korkusuzca her şeyin geçiciliğine. -
Kim ki sana, bilerek ya da bilmeyerek, hayatı karamsarlaştırıyorsa, mesafeni kaçınmadan koy. Bu ben dahi olsam.
21. yüzyılın “modern” dünyasına getirdiğim eleştirilerimi kimi zaman aşırı ve saldırgan bir dile baş vurarak yaptığım doğrudur, fakat bu da bi nevi bir tutumdur, ki bâriz olan felaketi görüp de susmayı tercih etmek - benim için felakete teşviktir.
Sevgili dost, bize hayattan kopuk diyecekler – gerçek varoluştan bihaber olanlar.
“Evren, varoluş, hayatın anlamı – bunlarla ne diye kafa yorarsın? Hayatını yaşa!” diye buyuruyor modern insan.
Oysa bunlar üzerine kafa yormak neden "hayatı yaşamakla" zıt düşsün ki?
Nihayetinde evrenin bir parçasıyız ve onun içinde, onun fiziksel koşullarıyla oluşmuş bir gezegenin üzerinde varlık bulduk. Bu konumumuz hakkında hakkını vererek düşünmemek, bana göre asıl o vakit harcanmış bir hayat olurdu.
Dünyâ, mâvi bir gemi.
Zihnimdeki sonsuz odaları hissediyorum. Kapı kapı geziyor, birer birer kırıyorum kilitleri. Ama kifâyetsiz. Kilitlerle cebelleşen, kilitlenmeye mahkumdur.
Kalbime koyduğum insanlar sadece gerçekliğimin bir parçası değil, algıladığım gerçekliğin kolonlarına dönüşüyorlar. Kalbimin bu eğilimine engel olmam gerektiğinin farkındayım, zira sevdiklerimi kaybettiğimde, gercekliği ayakta tutan o kolonlar da yıkılıyor.
İnsan, kendi gerçekliğinin topraklarına sağlam temeller kazımalıdır, sevgili dost.
Kendinden vazgeçişin sonucu olarak uzlaşmanın patolojisi, yani: normal davranışın patolojisi.
Her zaman ağlayacak güce sahiptim.
Hüzün benim için kutsaldır. Haz aldığım için değil. Hüznümü, başıma gelen müsibetlerden dolayı elde etmiş de değilim; hüznümün kaynağı doğum öncesine, varoluşun tragedyasına dayanıyor.