Onbinlerce insan depremde hayatını kaybetti, ama hükümetten istifa eden tek bir kişi yok. Böylesine bir yüzsüzlük siyaset tarihinde görülmemiştir. “Biz bu ülkeyi yönetemedik. Tüm sorumluluğu üstleniyorum ve istifa ediyorum” demesi gereken yerde Erdoğan’ın, “Bize bir sene verin, her şeyi hal edeceğiz” diyor. Akıl alır gibi değil.
Beş yaşlarında bir çocuğun enkazdan kurtarıldığı görüntüleri düştü önüme. Enkazın altında uyuyup kalmış, kurtarma ekipleri uyandırdığında, çocuğun olup bitenlere bir anlam veremeyerek “Noluyor ya, noluyor?” diye bir söyleyişi var ki o an hıçkıra hıçkıra ağladım, içimde birikmiş ne varsa sel oldu aktı.
Yüce olanı sordum, yüzüm göğe dönük yıldzları dillendirdim.
Kin, insana hiçbir şey kazandırmaz. Öfkenin esîri yapar o bizi yalnızca.
"Ne ölümden korkmak ayıp, ne de düşünmek ölümü."
Betonların arasında pamuk olmayı
Pamuk kalmayı
Şiire gönül vermek.
Gönlüne şiir vermek.
Göğün derisini oydum, parmaklarım yıldız tozu.
Bütünü görmek gerekir, birleşebilmek için.
Elini tutmak, ama elini bırakabilmektir de sevgi.
Önemli olan, hata yapmamak değil, hatalarımızın ve eksiklerimizin farkına varıp, doğruya güç katmaktır. Peki nedir “doğru” dediğimiz şey? Hakikate en yakını. Peki nedir hakikat? Hiçbir şeyin ne doğru ne de yanlış oluşu.
Geçmişi ve yaşanmışlıkları anlamak, ve, böylece, geleceğe giden yolu mümkün kılmak için yazıyorum.
23 Aralık 2022
Öyledir; insan, ruhunda bütün bir evreni yerinden oynatırken kendi yerinden kımıldayamaz kimi zaman.
Sessizliğin mümkün olmadığı bir ortamda ne ruh genişler ne de içtekinin açığa çıkması için fırsat oluşur.
Çok bilgeli, çok cahil, çokça insanım.
Gökten kar tâneleri indiğinde ya da berrak bir gece vakti yüzünü göğe çevirip yıldızlarla ilk defa tanıştığında bir çocuğun gözleri nasıl da büyülenir, öylesine nahif, öylesine merak dolu. İçindeki çocuğu canlı tutabilmiş kimseler ne zengin bir ruha sahiptir.
Fikirlerine sâdık kalan, tutarlılığyla bilinir. Dünya görüşü sâbit olan, güven uyandırır. Halbuki bunlar benim gözümde bir esneksizlik belirtisidir. Esnek olmayan, kendi gelişimene kapalıdır. Fakat nedense esnek olan, “zayıf” olarak görülür.
Bugün tüm kalbimle Tanrının varlığına inanabilir, yarın ise tüm varlığının anlamsızlığına ağıt yakabilirim.
Hüzün ve neşe: İki duyguyu aynı anda yaşayabilirim. Gülerken ağlamışlığım çok olmuştur.
Büyümek, en yakınlarımızın ölümsüz olmadığını idrak ettiğimiz günle de başlar. Hüzün, bir bulut olur kaplar göğsümüzü. Zamanın geçişi ve sevdiklerimizi bizden alabileceği gerçeğini kabullenmek – neden bu kadar zor? Sadece geçmişte değil, gelecekte yaşamak da acı verici.
Yoğun empatiden ruhum hastalandı.
Televizyon reklamlarında yer alıp dünyanın bu sahte düzenine çanak tutan sözde siz sanatçılara bu sözüm: Her şey olabilirsiniz, ama sanatçı asla.
Beş yüz yaşındayım ve hâlâ emekliyor benim kalbim.
Ben yazarak parmaklarımın arasından kayıp gitmeyen esas bir gerçekliği var gücümle yakalamaya çalışırken, insanların, gerçekliği yavanca yorumlama biçimi beni boynumdan tuttu, yüzüme tükürdü.
Yaklaşık iki senedir ruhumu düyümleyen ve aldığım her nefesi ızdıraba çeviren bu varoluş-kaygısı, dünyanın sahte düzeninden daha gerçek. Bu yüzdendir ki, ondan bir türlü kurtulamıyorum, belki de kurtulmak istemiyorum. Bu, benim tragedyam.
Kendimi huzurlu hissettiğimde, kaygıdan azâde olduğum anlarda, ruhumu yaşamla birleşmiş ve bütünleşmiş hissediyorum.
Derealizasyon, bir algı-enflasyonudur.
Ölüm her şeyin sonu değildir. Eğer öyle olsaydı, o sona zaten ulaşmış olur ve şu an hayatta olmazdık. Doğum öncesi ölüm ne ise, hayatımızın sona ermesiyle işte o dur ölüm: sonsuz bir yeni-doğuş.
Sahte bir düzenin üzerine kurulmuş değerlerin hiçbir değeri yoktur.
Üzüntülerimizi dile getiriyoruz diye hayatta olmanın güzelliklerini görmezden geldiğimizi kim söyledi?
Yargıda bulunan kişi, kendini bir kadere teslim etmiş biridir.
Zor, kendimi ifade etmek, içimdekileri eksiksiz anlatmak, aktarmak… kolay olmuyor bu benim için. Burada yazdıklarım, sanki gerçekte söylemek istediğim şeylerin etrafında dönmüş, hislerimin ve düşüncelerimin özüne bir türlü dokunamamış, ulaşamamış gibi.
Bir şeyler eksik kalmış ya da eksik olan benmişim.
Zamanın bizden alıp götürdüklerinden artık daha fazlasını alsın istemiyorum. Zamanın üzerimizde acımasızca işlemediği tek saniyelik bir devinimsizlik istiyorum, sonsuzluğun bu tek saniyenin içinde yayıldığı huzurlu bir duraksama …
Günlüğümde ortaya çıkarmak istediğim şey, ruhum. İçtekimi dıştakiyle düzeçlemek, en içteki korkularıma bir dil bulmak, ruhumun dünyasını telaffus etmek, bir süngeri sıkarcasına köpüklerden arındırarak içimi, göz göze gelmek ruhumla.
Varoluş kaygısı, insanın kendi uçurumuna teslim olmasını buyur eder. Teslim olmayı öğrendiğin vakit, uçurum da sana teslim olur.
Oysa korkmak, korkaklık değildir. Varoluş karşısında salt korku hisseden kişi, bakmaması gereken bir uçuruma, açmaması gereken kapının ardındakine, hissetmemesi gereken bir derinliğe vâkıf olmuş insandır.
Cesaret, korkmamak değildir; gerçek cesaret, korkularına rağmen eyleme geçen insandır.
Yaş almış bir tebessümle geriye döndüm, ruhumla aramda bulunan köprünün üzerinde attığım ilk adımlarımı yâd ettim.
Ruhumun bilinmeyen topraklarını kendi gerçekliğimin güneşiyle, rüzgarı ve yağmuruyla buluşturmak için, nasıl önce dıştakine yöneldiğimi, zamanla yönümü nasıl kaybettiğimi anımsadım.
Ve böyle başladı yolculuk, böyle yazgılandı yıldızlara olan zaafım, ölüme olan tutsaklığım, sonsuzluğun gırdābında baş dönmelerim.