Niye bu dünyaya doğmuş bulundum? - bu bedenin içine?
Bu zarı kim attı, hangi doğaüstü güç bunda karar kıldı?
Bu yazgıyı ören – ne idi?
Yasaklar ve sınırlar koyan din, benim gözümde din değildir. Din, tam aksine, bir şölendir, bir aşkınlık hâlidir, öteki tarafa esrimedir, bilakis yasağa karşı gelmektir din; tüm dayatmaların, dünyevi kuralların aşıldığı tek yerdir. Sınır koyan bir din, din değil, aksine: sadece hastalığa kapılmış bir ideolojidir.
Her ideoloji, anlam-mantosunu giymiş bir aldatmacadır.
Hiç merak duymaz mı insan, nereden geldiğini? Sormaz mı hiç: Bu yıldızlar nedir, üzerinde doğduğum bu gezegen neyin nesidir?
Nereye baksam doğa ve doğallık. Bulutlar, ellerimle dokunacak kadar yakın. Arkada akan nehirin, buraya sürekli yağan yağmurun ve birlikte uyandığım kuşların sesi ruhumu sağaltıyor.
Sevgili günlük, bugün bir kediyle tanıştım.
Rahmetli Halam hayatının son yıllarında hep geçmişte yaşardı, geçmişi anlatırdı yorulmaksızın, ama öyle güzel anlatırdı ki, onu büyük bir heyecan ve merakla dinlerdi herkes. Anlattığı hikayeler acılı ve hüzün doluydu özünde, ama o, geçmişin solmuş bahçelerini kullandığı sihirli diliyle sular, onlara yeniden ve farklı bir hayat verirdi.
Büyülü bir anlatıcıydı Halam. Sanırım onun gibi iyi bir anlatıcı hiçbir zaman olamayacağım.
Ve sonra, nasıl olduğunu bilmiyorum, kendimi her şeyden arınmış bir boyutta buluyorum: Korku yok, kaygı yok, – kalp sâkin, ruhum tanyeri.
Beni dünyaya getiren yazgıyı hiçbir zaman affetmeyeceğim.
Beni dünyaya getiren yazgıya sonsuza dek minnettar olacağım.
Gidenler yeni ufuklara yelken açarken, geride kalanlar sanki eski bir zamanın çizgisinde yaşamaya devam ederler.
Oysa geride kalanlar da gitmektedirler.
Uzaklaşarak bize bakana zamanla ufalırız.
Bizden uzaklaşana bakan biz, zamanla büyürüz.
Gökyüzü bir bahçedir aynı zamanda.
Her şeyi belirleyen yörüngeler.
Şüphesiz: yörünge, yazgı demektir!
Kelimelerin gizlendikleri yerleri bulmalıyım ki kelimelerce gizlenebileyim. Bilirsiniz: gizlenmek, açılmak demektir.
Her düştüğünde, bir damla şiir düşer kalbine: bir tohum atılmıştır, hazır kök salmaya, filizlenmeye, yeşermeye, – ve zaman olgunlaştığında, tohumların dilinden konuşmaya başladığında, başlar şiir de seni konuşmaya, çağırmaya, derdest etmeye. –
Kimin peşinden gitmeli, kimi izlemeli, ruhumun işlek caddesinde hangi sese berelenmeli, gölgesinde kümelenmeli –
Yalnızlık korkusu, yalnızlığa düşmüşlüğün sızısı.
Yalnızlığın ferahlığı, özgürlüğü.
Kendisine dürüst olamamaktan, kendisiyle dürüstçe yüzleşememekten, kendisini ıskalamaktan kaygı duymalı insan.
Son durağa varmadan körelmeliydim – fakat kaçıramadım gözlerimi.
Hüznün buruk rengiyle boyanmış bir neşe ve sevgi yumağı benim kalbim.
Melankoli, fâniliğe bir ezgidir, içsel bir merâsimdir. Sözde hiçlikten doğan evren bir paradoks ise, melankoli, bu birbirine dolanmış ipler karşısında bir çözüm arayışının yankısıdır.
Hayat bir mucize, bir bilmece de aynı zamanda - bir gîzem, rengarenk olduğu kadar karanlık bir dehliz, hakkında soru sorulması gerekilen bir sır, bir muamma.
Son bir kaç gündür gördüğüm rüyalar beni bir hayli etkiledi. Rüyamda gördüklerimi anlatabilirim, fakat yaşattıkları duyguları târif etmek epey zor. Uyandığımda, bu duygular bir süre baş göstermeye devam ediyor, ve ben, bu nedenle, istemsizce, ortaya çıkan bu duygularla yüzleşmek, daha doğrusu hissetmek istemediklerimi hissetmek zorunda kalıyorum.
Düş kurabiliyorsak, geleceğin boyu uzun demektir hâlâ.
Bir barınak aradım, fırtına koptu kopacak, kalbimin içine sığındım – o en korunaksız yere.
Ağlamaya ihtiyaç duyup da ağlayamamak çok çok çok kötü bir durum, sevgili günlük.
Rûhen hâlâ çocuğum. Rûhen hepimiz çocuğuz, zirâ öğreneceklerimizin sınırı yok ve ben kendimi uzun bir yolun henüz ve hep başında hissediyorum. Büyümek, genişlemek, yükselmek, açılmak istiyorum – durmaksızın.
Şu sıralar çocukluğumu çok özlüyorum, daha doğrusu çocukluğumdaki o kalabılığı, etrafımda sahne alan o taşkın, teneffüs ettiğim havanın dolgunluk taşıdığı o diri, canlı ve yoğun yaşamı.
Sonsuzluğun karşısında bir kusurdur zaman; lakin bu "kusurun" içinde mucizeler belirmiştir. Kusurlarımız, mucizeye dahildir.
Başkalarıyla sohbet hâlindeyken kendimi çoğu kez bir kalıba sıkıştırılmış hissediyorum. Hani sanki dıştan dayatılan dar bir çerçevenin içinde, ve sadece onun sınırları içinde hareket etme imkânım varmış gibi.
Yazarken kavuştuğum kişi ile günlük hayatta büründüğüm kişi arasında dağlar kadar fark var.
Gündelik hayatta olduğum kişi özümle, yani esas diye duyumsadığım Ben’liğimle hiçbir şekilde örtüşmüyor.
Toplum bizi belirli davranış kalıplarının içinde görmek ister. Dünyaya doğarız ve gideceğimiz yol önceden çizilmiştir; dolayısıyla gerçek özümüzle değil, önceden herkes için tasarlanmış sayısız maskelerden bir maske beğenir ve onu kimliğimiz olarak benimseriz. Bu sosyokültürel akıntıyla belirli bir rolü ister istemez üstlenir, sistemin bir parçası olur, olasılıkla olmadığımız veya tanımaya fırsat dahi bulamadığımız gerçek özümüzle bağlantısız bir yaşam süreriz. En güzel çiçekleri barındıran dallarımız kesilir, içimizdeki emsalsız ayrıntılar, o gizli tonlar böylece yitip gider.
Günümüz çağın insanları niye kendi ruhlarına bu denli kayıtsız? Uyum sağlamak, bu düzenin, bu vasatlığın bir parçası olmak için niye böylesi bir çaba gösterir? Geçim zorunluluğu tabiiki bir etken, fakat sebepleri çok daha derinlerde ve psikolojik olduğunu düşünüyorum. Ve öne sürüyorum: İnsan, anlamsızlığa, nihilizme düşmemek uğruna, önüne serilen hazır inançlara, ideolojilere, ahlâka, düzene adapte olmayı yeğler – bu, hastalıklı ve çarpık bir düzen olsa dahi. İnsan, anlam arayan bir canlıdır; bulduğu anlam sahte olsa bile ona tutunmak ister ve bu uğurda mücadele edecek kadar seçeneksizdir.
