Arkasına bakmayan, mâruz kaldığı değişimler karşısında savrulmayan; diri ve sarsılmaz bir ruhla kendini hayatın akışına bırakabilen – böyle biri olmayı ister miydim, bundan emin değilim. Hiç düşmeyen, ruhun sınırlarını nasıl keşfeder? Hep aynı yükseklikte süzülmenin hoşnutluğu ve belki de kayıtsızlığıyla yaşamak istemezdim. Yükselmek kadar derine 'batmayı' da bilmek isterim.
Fırtına öncesi sessizliğin telâşığyla örtülsem, ardından gök yarılsa içine düşsem, yıldırımların feriyle aydınlansa, tünese yeni doğmuş bir güneşin şarkısı bilahare ruhuma. Şimdi her yer durgun, her yer yağmurunu sakınan yabancı bulutlarla kaplı.
Ağlayamamak – işte bu en ağırı.
Değerli bir içgörü, başta, bir his olarak belirir,
ardından düşünceye uzanır – ve sonunda,
ne mutlu,
ne yazık,
kelimelere kavuşur.
İçtekimize yakışık kalan bir dil örmek.
Bugünlerde neşe uğrar oldu sıkça ruhuma. İçimde ilkbaharın rüzgarını taşıyor gibiyim.
İki arkadaşımla yıldızları seyretmek için yaşadığımız şehirden arabayla yaklaşık iki saat uzaklıkta ülkenin en karanlık diye bilinen bir noktasındayım. Burası ışık kirliliğinden tamamen ırak. Güneşin batışıyla zifiri bir karanlık yayılıyor etrafa ve göğün yıldızlı semâsı hunharca ve pürüzsüzce parıldamaya başlıyor: gökyüzünde Samanyolu, böylesine sonsuz ve yüce. Her birimiz yüzümüzü göğe çevirmiş bu görkemi büyülenmiş gözlerle temâşa ediyor; devâsa bir çarhın küçücük parçaları oluveriyoruz. Bu ulviyetin karşısında göğsümüz hiç olmadığı kadar kabarık, üzerinde bulunduğumuz toprağı hiç olmadığı kadar derin bir tevazuyla hissediyoruz. İnsan, nereden geldiğini yeniden hatırlıyor. Bu geceyi hayatım boyunca unutmayacağım.
Hayatta olmanın gerçeği insana korkunç hissettirebiliyor. Ebediyetten zamâna fırlatılmışlığımızın sebepsizliğini, Tanrıların bu husustaki çıdamlı cevapsızlığını boyun eğerek kâle alıyoruz.
Mâdem hayat denilen bu yazgının bir parçası kılındık, bize bahşedileni o vakit tekvin etmeli, ebedî bir çarhın cüzi bir parçası olmanın bilinciyle “neden hayat?” sorusundaki mucizeyi kavrayan, ve bunu, yol alırken ”iyi ki hayat” ünlemine dönüştürebilen bir ruh edinmeli; – geçici misafirliğimizle bu mucizeliğe tanıklık etmenin tragedyasını lütfeyleyerek kuşatabilmeli dunyayı – neşeyle, sevgiyle ve mutlaka ki hüzünle!
Temaşa ettim gökyüzünü, temâsa geçmek için ruhumla.
Sinem Dedetaş’ı samimi buluyorum, ki bir siyasetçi için bu sözü kolay kolay sarf etmem. Siyasetin kirli sahnesinde samimiyetini hiç kaybetmemesi dileğiyle.
Tanrım, her yerdeler! Uyum sağlamış, uysallaşmış, ruhen uyuklayan insanlar!
İçinde bulunduğumuz çağın, anlamsızlığa en ufak tahammülü yok. Kimse varoluşun anlamsızlığının mânâsıyla bir bağlam öremiyor – hemen bir yönlendirme hâli, bir ışık tutma, bir “çözüm” sunma telâşı ile karşı karşıyayız. Bu tavır niye?
Doğa, özünü bizden gizler. Tanrısal bir reflekstir bu.
Griye tahammülsüz uçlarda gezgin ruhu, algıladığı ya kâbus ya mucize.
Yazgı dediğimiz mucizevi rastlantılar zinciri sonucunda yaşam bulmuş yere, adını “Dünya” verdiğimiz bir gezegene doğdum, ve sarsıldım: güzelliğinden, dehşetinden.
Ruhuma olanlar bir güneş tutulmasıydı.
O zamanlar kendimi ararken kendimi aradığımın farkında değildim – uzağa bakan gözlerim bundanmış! En yakınımda duran kendimi görebilmek için, önce en uzakta saklı kendimi bulmalıymışım. Oysa 'uzak' ve 'yakın' – bunlar aynı şeydi; bunu kavradığımda, kendimi biraz daha bulmuş oldum. Birbirine en uzak iki noktanın aslında bir ve ayrılmaz bir bütün olduğunu anladım.
Anlamı kaybettim, ama umut hep burada, yanı başımda ve bana şöyle seslenmekte: “Yeni anlamlar inşâ etmek üzere kendimi sana çoğaltacağım!”
Bir ağaç olsaydım, zeytin ağacı olurdum.
Kediler, patili dostlarım benim.
Kendine yetebilen, kendini bilen ve bu yüzden kendini her türlü kanıtlama zorunluluktan kurtarmış, toplumu ve dünyevi olanı aşmış, bi nevi gerçek bilge insanları, yalnızlığı bilen, sayan ve sulayanları, –
Nietzsche'nin felsefesi nihilizme bir karşıtlık ortaya koymaktan ibarettir özünde. Onun gâyesi, nihilizm karşısında hayatı haklı çıkarmaktı ve bu uğurda verdiği o yalnız mücadelesi eşsizdir, takdire şayandır, çünkü hiçliğe yürekli gözlerle bakabilmiştir. Bu cesareti ve dürüstlüğü sergileyebilen nâdir insanlardandır.
Uzaktır bize ölüm gençlikte, öyle ki sonsuzluğun nefesiyle çarpar gençliğin kalbi.
Çocukluk, yaşamla bir olmanın en yoğun yaşandığı evredir.
Bu rüyâlar âleminde yaratılmışsan,
yanılsamanın içinde bir oyuk açmışsındır,
gerçekliğe bir işaretsindir,
varlığın ile. –
Sevgi, anlamın en doğal hâlidir, kendi içinde taşır anlamı. Anlam, sevgide içkindir.
23 Nisan çocuklarımızın bayramı kutlu olsun. Her gününüz bayram mutluluğunda geçsin, çocuklar. ❤️
Gündüzü ve geceyi bitişik kurguladığım sayfalar ördüm, varlık ile hiçlik ayrımsız, varlığın içinde hiçlik ki bulduğum ile yitirdiğim müşterek.
Yazmak, her şeyden önce dinginleştirir bizi. İnsan, kendisini meşgul ya da işgal eden duyguları yazıya döktüğünde, ister istemez bazı şeyleri yerine oturtur; en azından zihnindeki kargaşayı ve savrukluğu, kelimelerin tanımlayıcı etkinliğiyle toparlar. Böylece yitirmiş olduğu iradesini yeniden hatırlar, yeniden ele geçirir.
Çocukken yıldızları seyretmek için evin çatısına çıktığım zamanları, bu ışıldayan semânın içindeki gecelerce kayboluşumu özlemle hatırlarım.
Gökyüzüne duyduğum bu büyülenme daima canlı kaldı içimde, ve, geçen zamanla, bunun ötesine geçip karşı konulmaz bir merâka, ebedî bir arayışa dönüştü. Sorduğumdu kendime: Bunca yıldızları içinde barındıran evren sonsuz mudur? İçine doğduğum tüm bunların yaratılış sebebi nedir? Hakikat nedir?
Böylelikle, bir gerçek uğruna, bilincimin ve ruhumun gizli bölgelerini keşfetmek için karanlığa ışık tuttum, o mühürlü kapıları araladım, açtım, içeri girdim. Fakat gördüklerim karşısında sarsıldım.
Ağırdı hakikatin bedeli.
Varlığın dibini kazırken, kazdığım kendi kuyumdu. Ne kadar irdeler, ne kadar oymaya çalışırsan hakikati, bir noktadan sonra geriye gerçeklik diye bir şey kalmıyor, değerler ve anlamlar yitip gidiyor, bir uçurum açılıyor ve içine düşüyorsun.
Yaşamayı bundan sonra hâlâ mümkün kılabilmek için, kendi gerçekliğimi yeniden inşâ etmek, inşâ ettiğim şeye en başta inanmam gerektiğini biliyordum.
İnanmak - kilit sözcük buydu, tüm mesele buydu. Tutunmak için inanmak.
Ama inanmak için de aldanmak gerek.
Aldanmak - ne zor bir şey bu: hayata aldanmak, bir Tanrı'ya aldanmak - ruhum hep isyankar.
Ruhum, gerçek diyebileceğim ve hissedebileceğim bir şeye aç ve öylesine muhtaç ki. Tüm kaygılarım bundan, kıvranışlarım, endişelerim, bu can acıtıcı kimsesizlik hissi.
Şimdi uçurumların ve ölümlerin ustasıyım, iyi tanırım deliliğin kıyılarını, - varlık ile yokluk arasında sarp diplere daldığım kadar yükseklere tırmanmışlığım var, bundandır ruhumun iki rengi: bir toprak, bir yıldız tozu, - bilinsin ki: uçların gezginiyim ben, uçlarda bulmak için, bilip de, o en büyük, o en acı olanı, bilip de yaşamak, bir şiir uğruna.
Kimsesizliğin ikliminde ruhumun sâdık müdâvimleriydi hep bulduğum: tirşe gözlü zebâniler, düşlediğimdi onların şiiri, bana bir umut olarak geri dönsün diye, beş dizeye bölmüş varlığım böylesi hâl-i pür melâl:
İnsansız nedir zaman,
zamanın bilinciyle
hüznü doğuran
değil mi insan?
Unutmalı, unutmalı zamanı —
İnsan, trajik bir varlıktır, çünkü ölümlüdür. Ama bu beni niye bu denli sarsıyor? Duygularıma biraz olsun ket vurmalıyım.
Bâzı filmlere henüz hazır değilim.
Gün ışığına alışırken yerini geceye bırakıyor. Karanlığa alışırken aydınlık doğuyor. Doğa, geçişkenliğini bize de dayatıyor – ah, her şey esrarengiz, her şey mucizevi …
Kötü hissettiren bir şeyin kötü olmadığına kendimizi nasıl iknâ edebiliriz?
Hiçbir acı, bir başkasının acısını küçümsemek için kıyaslanamaz. Ne benim acım seninkinden büyük, ne de seninkisi benimkinden. Her acı, her üzüntü kendince yüktür insana.
Kapitalizmin ruhu faydacılıktır. Dünyanın kapitalist düzenine adapte olmuş insan en başa hep şu soruyu koyar: “Bunun (bana) faydası nedir?”.
Bu zihniyet, sevgi kavramını da zapt etmiştir.