Korkunun, bilincine vardığım şeyi zehirlemesine izin vermeyeceğim.
Fikirler değişebilir. İnsan, izlediği yolun yanlış olduğunu anlar ve o yoldan vazgeçebilir, ömür boyu aynı fikre bağlı kalmak zorunda değildir. Bu, tutarsızlık ya da omurgasızlık anlamına geliyor demek değildir; aksine, esnek ve sağlıklı bir ruhun işaretidir.
Asıl tutarsızlık, adalet anlayışımızı kaybettiğimizde, doğruluk ve dürüstlük gibi değerleri rehber edinmediğimizde ortaya çıkar. Değişebilir fikirlerin aksine bunlar evrensel ilkelerdir ve bize daimi bir pusula olmalıdır. Bu ilkelerin temelinde ancak sağlıklı ve samimi şekilde fikirler ve bağlar geliştirebiliriz diye düşünüyorum.
Bir yanılgı içindeysem, bunu fark etmek ve gerçek ne ise, ona güç katmak istiyorum.
Varlığa daima karamsar bakan insan, karanlığa odaklandığından, kendini sonunda karanlığın içinde bulur. İnsan, baktığı yöne doğru yürür.
Modern topluma uyum sağlayamadığı için ruhuma ne kadar teşekkür etsem azdır.
Dünyadan düşmüş olmam acı verici bir talihti.
Evreni algılama biçimim sürekli devinim hâlinde.
Kuşlar hakkında bir şeyler okurken, kumruların değişimi sevmediklerini öğrendim. Onlar için değişim ciddi şekilde stres yaratabiliyormuş, bu yüzden asla vazgeçmezlermiş yaşadıkları yerden ve alıştıkları çevreden.
"Ben kumrugillerdenim" diyesim geldi içimden.
Devlet, hakikati temsil etmez; fakat hakikatin taşıyıcısıymış gibi davranır ve toplumda düzenin sürekliliğini sağlar – bu düzen çarpık olsa dahi. Nihayetinde her düzen, bir ideolojiye ya da bir değerler bütününe dayanır; bu yüzden de rüyasaldır!
Devletin kuşattığı muhayyel düzenin dışına taşmış kimi nâdir ruhlar vardır; kendilerine ait değerler yaratır, kendi göklerini nakşederler. Fakat bu durum, onları da kendilerine özgü bir rüyasallığa tâbi kılmaz mı? Evet. Yine de hür ruhlar, bu durumu tercih eder; çünkü ancak böyle kendi gerçekliklerine kök salabilirler.
“Yaşayanlar – hepsi lânetlidir, ama bunu bilmezler. Bilen ben, bu sâyede bir adım ileriye mi gittim? Evet, gittim; onlardan daha çok acı çektiğimi varsayıyorum” der Emil Cioran – fakat o da kendi lânetinden bihaberdir: yaşayan herkesin lânetli olduğunu öne süren şüphesinin bilinçli bir lânetlisi olarak – zira hayata fırlatılmışlığımızı bu doğrultuda değerlendirmek, nihayetinde bir önermedir, bir perspektiftir.
Hayatın anlamsız olduğu ve bu yüzden katlanmaya değmez sayıldığı içgörüsü, en nihai bir idrakten doğmuş olsa bile, perspektifseldir; zira kuşkunun kendisi de kuşkuyla karşılanabilir ve bu durum sonsuz bir gerilemeye (infinite regress) yol açar.
Bu gerilemeyi mümkün kılan unsur, evrenin nötr doğasıdır. Ne var ki insan, bir değer koyucu olarak belirdiği anda bu nötrlük tesire uğrar; bu nedenle hayat pekâlâ katlanılmaz olarak deneyimlenebilir. Ancak hayatı hayret ve sevinç uyandıran bir mucize olarak algılayan ve kutsayan biri, daha az haklı değildir.
Yas ve aşkta ölçüsüzlük, Nietzsche'ye göre soylu olmayan, sıradan bir ruhun belirtisidir. Buna katılabilirim - eğer burada ölçüsüzlüğü kontrol kaybı ve özdenetim eksikliği olarak anlarsak, zira bir duyguyu taşırmadan da onu derin hissedebiliriz.
Nietzsche'ye göre, soylu biri duygularını her koşulda taşımayı bilir (dışa vurmasını da), ama bir zaaf yaratacak derecede taşmasına izin vermez.
Fakat hissettiğimiz derinlik arttıkça – ya da ne kadar bilinçli hâle gelirsek – başlangıçta ölçüsüz ve taşkın bir şekilde ortaya çıkan bir dönüşüm sürecinin içinde kendimizi bulmamız da o kadar kaçınılmazdır.
Yargıda bulunmak, sahip olduğumuz kanıların dışa vurumudur. Dolayısıyla yargılamak, kanmak demektir.
Körelmişlik - ya da bir başka deyişle: sorgulayıcı gözlerin ebedî istirahati.
Bir insana dair beklentilerimiz karşılık bulmadığında doğal olarak kırgınlık, hatta öfke duyabiliriz; ama bu duygular bizi tüketmemeli. Kendi değerimizi, başkalarının bize karşı sergilediği davranışlara göre ölçmemeliyiz.
Varoluşun anlamsızlığı düşüncesini, pekâla nesnel bir değelendirmenin sonucu olarak ortaya çıkabilmesi bir yana dursun, kimi soğukkanlı bir kabullenişle karşılarken, kimileri içinse boşluk hissine, kaygıya ya da krize yol açar; dolayısıyla aynı düşünce farklı kişilerde farklı duygular uyandırabilir.
Bu bağlamda kaygı, huzursuzluk ya da korku doğal tepkilerdir oysa; bu anlam yokluğunu benimsemek ya da en iyi ihtimalle kabullenmek ise sancılı bir süreçtir, çünkü bu, aynı zamanda, insan olmanın gerçekliğini özümsemenin sürecidir: insan ki, anlam inşa edebilme yetisiyle varolan bir varlıktır, - ki karanlığa düşüp de buna rağmen karanlığı anlamlandırabilen; hayatın mucizeliğini bir mucize olarak duyumsayabilendir insan.
Hayatta olmak kadar aynı zamanda hem ürpertici hem de bu denli büyüleyici başka bir duygu tanımıyorum.
Kimi zaman içime korku salması bir yana dursun, varlık ve özellikle varlığı mümkün kılan koşullar mucizevidir, ve bu mucizenin bir parçası olduğumu bilmek, bu gerçeği ve gerçekliği idrak etmek, kaldırabileceğimden fazla yoğun duygular yüklüyor içime.
Çoğu insanın mutluluğu daima dışa dayalıyken, buna karşılık içe dönük bir varış süreci vardır. Bu aşamadaki insanın mutluluğu, evvela varlığın kendisinden, var olmanın bilincinden kaynaklanır. Bu nedenle dıştakine olan yaklaşımı ve talebi daha sağlıklı, duyarlı ve ölçülüdür.
Kendi varlığımın bilincinde bir neşe çoğalır içimde, vârlığa karşı çocuksu bir hayret içinde, saçılırım odalarca, ormanlarca - bütünleşmişimdir!, vâr olanın bilincinde olan kendimle: uzaktan seyre geçerim, bulutlara yakın bir yaşamın noktasından, aşılmış gibi her şey şimdi benden, yalnızlığıma bir güneş örerim.
İnsan, doğanın düzeniyle vâr olmuş, varlığını güneşten, ağaçlardan, denizden ve topraktan almıştır. İnsan, katmanlı bir ağ ile örülüdür: yerçekimine, yıldızlara, yörüngelere bağlı, vâr olan her şeyin özünde bir bütündür. Evet! Evren, bütünsel bir yapıdır ve her birimizin yazgısı aynı kaynağa dayanır.
Dünyadan düşmemiş insan, uyku hâlindedir - ki uyandığında, dünyadan mutlaka düşecektir.
Her şeyi kuru mantığa indirgeyen insanlarda bir çaresizlik, hatta korku vardır.
Mutlak mantıkçılık, katı bir yüzey gibi; oysa varlığın zeminine mantıkla değil, ancak sezgiyle, dolaysız bir idrakle temas edilir.
Günün sonunda bize düşen, kabullenmektir: insan olmanın gerçeğini ve bu dünyevi süreçte bir geçişe tabî tutulduğumuzu, - teslimiyet değil, özgür olmaktan bahsediyorum.
Toplumun bir parçası olmuş, mevcut bir düzene uyum sağlamış, – bir başka deyişle: olaysız bir ruha sahip insan.
Hırs, talan, yok etme, öfke, savaş ve cinayet - işte içinde bulunduğumuz kapitalist dünyanın özeti.
Hayatım boyunca duygularımın akıntısına kapıldım, hatta onların esiri oldum diyebilirim.
Bir dil, bir insanın dünyasına bizi vâkıf kılmak için öğrenilecekse, öğrenmenin ne hoş bir hâlidir bu.
Türkiye'de gündem hiç durmaz mı? Ülke bir felaket girdabına girmiş, bir türlü soluklanamıyor.
Normalde en az altı ay konuşulacak olaylar, bizde birkaç gün içinde unutuluyor, zira hemen ardından yeni bir gündemle sarsılıyor ve yaşananları sağlıklı bir şekilde sindirmek için zaman dahi bulamıyoruz.
Bu yoğunluk hem zihinsel hem duygusal anlamda yıpratıcıdır.
Bir süreliğine gündemden uzaklaşmak, kendi iç dünyamıza dönmek en sağlıklı çözüm gibi duruyor, bu da ne kadar mümkünse.
Bir kumrunun şefkatiyle, ve bir kuş yuvası gibi sağlam bir ruhla – yaşamak, yaşamak, yaşamak.
Bazı rüyalar, unuttuğum yahut üstesinden geldiğimi düşündüğüm duyguları yeniden su yüzüne çıkarabiliyor.
Mantıklı bakmaya çalışıyorum özellikle içimde kabaran düğüme. Bunu yaparken, mümkün olan en sâde dili kullanmak istiyorum, ki sâdeleşsin içimdekiler.
Öyle bir tohum ki, içinden sonsuzluk çıkıvermiş.
Olur ya bir fırtına kopar
Rüzgârı koyu mâvi
Dünyadan düşmüşüzdür kollarına kimsesizliğin
Rengimiz atarken simâsız
Kül katran bir griye benzemişizdir
Zamana bağlı olan her şey geçicidir – ve sonsuzluk, zamanı daima yeniden vâr eder.
Bir düşünceye gereğinden fazla derinlik katmak, o düşüncenin altında olmayan bir derinliği varmış gibi hissetmemize yol açabilir.
Başka bir deyişle, bir düşünceye fazladan derinlik yükleyerek, onun özünde bulunmayan bir anlam ve ağırlık üretiriz; bunu bilhassa duyguların yanıltıcı etkisiyle yaparız. Böylece etkisi altında olduğumuz düşünce, sanki tartışmasız bir gerçekmiş gibi algılanmaya başlar.
Kaygı bozuklukları ve ideolojiler, büyük ölçüde bu mekanizma üzerinden işler.