Bilimin ve teknolojinin ilerlemesiyle (teknokapitalizm), insanlığın da ilerlemesini düşünmek, büyük bir yanılgı olsa gerek; demokrasinin ortaya çıkması ve dünyada yayılmaya başlamasıyla, bununla birlikte iyiliğin ve adâletin de çoğalmasına inanmak, modern anlatımın insanlara sattığı ütopyalardandır.
Gerçekte olan ve yayılan, demokrasi değil; demokrasi maskesi altında saklanan oligarşik bir düzendir. Bu oligarşinin üyeleri ve onların dalkavukluğunu yapan siyasiler, güç uğruna her şeyi yapacak gözü dönmüşlüğe sahiptirler.
İçime indim, çivit mâvisi okyanuslar.
Hızını kesemeyen bir salıncak gibi kalbim.
Çocukluğumun anılarına yer etmiş yeşilçamın mavi gözlü güzelliği, türk sinemasının yüz akı Fatma Girik bugün hayatını kaybetmiş. Ruhu şaad olsun.
Ruhumuzun en büyük devinimleri, bir başkası için küçük, anlamsız olaylardır.
Hayat: trajik bir mucize.
Ben hakikatin değil, hakikat benim peşime düşmüş gibiydi.
Fikrî inat uğruna yitip giden onca olanaklar, olasılıklar, ihtimaller.
Kim ki sana, bilerek ya da bilmeyerek, hayatı karamsarlaştırıyorsa, mesafeni kaçınmadan koy. Bu ben dahi olsam.
21. yüzyılın “modern” dünyasına getirdiğim eleştirilerimi kimi zaman aşırı ve saldırgan bir dile baş vurarak yaptığım doğrudur, fakat bu da bi nevi bir tutumdur, ki bâriz olan felaketi görüp de susmayı tercih etmek - benim için felakete teşviktir.
Sevgili dost, bize hayattan kopuk diyecekler – gerçek varoluştan bihaber olanlar.
“Evren, varoluş, hayatın anlamı – bunlarla ne diye kafa yorarsın? Hayatını yaşa!” diye buyuruyor modern insan.
Oysa bunlar üzerine kafa yormak neden "hayatı yaşamakla" zıt düşsün ki?
Nihayetinde evrenin bir parçasıyız ve onun içinde, onun fiziksel koşullarıyla oluşmuş bir gezegenin üzerinde varlık bulduk. Bu konumumuz hakkında hakkını vererek düşünmemek, bana göre asıl o vakit harcanmış bir hayat olurdu.
Dünyâ, mâvi bir gemi.
Zihnimdeki sonsuz odaları hissediyorum. Kapı kapı geziyor, birer birer kırıyorum kilitleri. Ama kifâyetsiz. Kilitlerle cebelleşen, kilitlenmeye mahkumdur.
Kalbime koyduğum insanlar sadece gerçekliğimin bir parçası değil, algıladığım gerçekliğin kolonlarına dönüşüyorlar. Kalbimin bu eğilimine engel olmam gerektiğinin farkındayım, zira sevdiklerimi kaybettiğimde, gercekliği ayakta tutan o kolonlar da yıkılıyor.
İnsan, kendi gerçekliğinin topraklarına sağlam temeller kazımalıdır, sevgili dost.
Kendinden vazgeçişin sonucu olarak uzlaşmanın patolojisi, yani: normal davranışın patolojisi.
Her zaman ağlayacak güce sahiptim.
Hüzün benim için kutsaldır. Haz aldığım için değil. Hüznümü, başıma gelen müsibetlerden dolayı elde etmiş de değilim; hüznümün kaynağı doğum öncesine, varoluşun tragedyasına dayanıyor.
Bilimlerin çağındayız: deneysel, soğuk, hesaplayıcı. Gerçek artık sadece matematiksel bir formül: ruhsuz, katı, maddi.
Derealizasyon/Depersonalisazyon tüm tramvatik ve yıkıcı unsurlarıyla, nihayetinde yapay gerçekliklerden bir “uyanış” biçimidir, gerçekliğin rüyâsal öğesine bir içgörüdür - asıl acı verici de budur.
Paul Valery’yi okurken, dünyaya olan bakış açımızın ne kadar farklı olduğunu anlıyorum – ve bu iyi bir şey. Valery beni düşünmeye, içsel bir tartışmaya zorluyor.
Ben dahil bir rüya ise algıladığım her şey, o vakit henüz doğmamış bir evrenim ben.
"Her şey rüyaysa, artık rüyâlar yoktur."
– Paul Valery
Gerçekliği içimde ararken dışıma düştüm, ama dışımda olan koca bir düştü. İçime döndüğümde, dışsal olanın bir parçası olduğumu anladım: aynı düşün parçası.
Ünme = övme demektir. Düşünme kelimesinin içinde saklıdır. Düş-ünmek.
Düşünmek düşü över, düşü çağırır, düşün içine düşürür.
Çocuksu gözlerle baktım hep dünyâya, zihnimin kuyularında ip atladım, bir gün o ipe takıldım, ipler ruhuma dolanıverdi, ruhum da gerçekliğin çıplaklığına.
Tanrı, bir düş mühendisidir.
Görmezden gelinen yara yuva yapar, istila eder insanın ruhunu.
A b c d e f g h i j k la-la-lala-la m n o p q r s t u v w x y z.
Günaydın, ey mâvi dünya!
Düşünce ile kalem arasında daima bir ihtilâf vardır.
Yıldızların ihtişamı, mesafelerinden gelir.
“Bizden nasıl bu kadar uzakta olunabilir! Bu denli dışımızda!” diye hayrete düşer gözleri parlayan çocuk.
Felsefe, toplumsal etkisini kaybetmiş, ehlileştirilmiş bir disiplin olarak üniversitelerin koridorlarında artık tehlikesiz bir varlık sürdürmekte. Felsefe, salt akademik faaliyete indirgenmiş, profesörlerin eline düşmüştür – bu nedenle sanatsal kimliğini de yitirmiştir.
Yabancı bir gezegene ayak basmışcasına tanıyamadığım bir duyguyla karşılaştım: Neşe.