Çok geçmeden, sarsıcı bir hadiseyi uzun açıklamalar izler. Belirsizlik bertaraf edilsin istenir; bunun için etraflıca açıklanır, tanımlanır, izahta bulunulur. Ama beraberinde anlam da çerçevelenir, daralır.
Oysa şiir öyle mi? Şiir, belirsizliğin yarattığı tedirginliği hemen dağıtmaz, sarsıntının dönüştürücü imkânını açık bırakır. Her türlü çerçevenin dışında durarak, anlamı sıcak tutar, demler, derinleştirir.
Öyleyse şiir olmalı: açıklamasın, açılsın diye insan.
Sıradan insanlar olarak savaşları önleyecek güce sahip olmadığımızı kabul etmek bizi çaresiz bırakabilir. Elimizden bir şey gelmez. Kınasak dahi vicdan rahatlamaz. Ama neticede her birimiz bu vahşi çağın tanıklarıyız - ve tanıklığın en temel yükü, görülen şeyi yok saymamaktır. Uluslararası hukuku çiğneyen ve insanlığı ayaklar altına alan her türlü kötülüğe hiçbir zaman alışılmamalı.
Sanatçı, var ederken bağımsız hareket eden bir varoluş biçimini ortaya koyar; bir sistemin temsilcisi değildir - hele ki bir reklam yüzü hiç değildir.
Ne var ki bu anlayışla bir bağ taşımayanların sanatçı olarak meşruiyet kazanmasına tanık oluyoruz. Bu kullanışlı yüzler için sanatçı sözcüğünün kabul görmesi, biz hassas kulaklarda rahatsız edici bir çınlama yarattığından, doğru tanımlamayı önermeliyiz: 'kamusal figürler'.
Beş yüz yaşındayım ve etkileniyorum hâlâ ve hunharca!
Bireysellik fikri, Aydınlanma Çağı‘nda özgürleştirici bir atılımdı. Fakat modern kapitalizm bu özgürlük vaadini büktü ve kendi işleyişi için biçimlendirdi.
Bugün bireysellik çağrısı yapıldığında, gerçekte söylenen şudur: "Birey ol, kendin ol – ama düzenin çizdiği sınırlar içinde!"
Kutsal ve dokunulmaz şeyler vardır, ne var ki kapitalizm böyle bir alan bırakmaz, her şeyi ticaretleştirmek, ürün hâline getirmek ister, – bunun için her şey mübahtır: artık ağaç da ezilir, insan da; kâr odaklı bir faydacılık anlayışının egemen olduğu böylesi bir düzende, hırs da arsızlaşır, utanma duygusu da körelir.
Adaletsizliklerin ve yıkımın kökeninde bu sermaye merkezli zihniyet yatar.
"Evrende yaşamın ortaya çıkışı kader mi, yoksa bir tesadüf eseri mi?" sorusu ikili bir mantığa dayanıyor ve temelde yatan yalın bir düzlemi gözden kaçırıyor.
Önemli olan, yaşamın tesadüf mü yoksa ilahi bir yazgının sonucu mu olduğu sorusuna bir cevap bulmak değildir; zira evrenin, yaşamı mümkün kılan koşulları kendi içinde taşıyor oluşu zaten kendi başına çarpıcı bir özellik değil mi?
Dolayısıyla evren, yapısı gereği, yaşamın ortaya çıkmasına 'izin' verir, olanak sağlar: zaman ve mekânı, madde ve elementleriyle - kısacası, yaşamı mümkün kılan doğa yasalarıyla.
Bu yaşam-olasılığı, evrenin içkin bir parçasıdır - yani bu mümkünlüğün kendisi bile başlı başına ontolojik bir vurgudur ve aşkın bir varoluş gücüne işaret eder.
Dünyada sayısız kez ortaya çıkan yaşam, bize olağan bir gerçeklik gibi görünür.
Ne ağır senin varlığın, kaygı! Farkındalığımın ve farkında olduklarımı kabullenemeyişimin dışavurumusun. Bu yüzden her şeyden önce bir öğreticisin, ama acımasız bir öğretmensin! En dipte olandan kendini alıkoyamayan gözlerinle, o merhametsiz erdeminle! Ama bilmelisin ki yalnızca erdemli değil, cesur da olmalı insan.
Varoluşsal kaygıda her şey yalnızca var olduğu için kaygı uyandırır. Sorun artık bir şeyin nasıl olduğu ile ilgili değil, şeylerin var olmasıdır.
Kuşkusuz: apolitik olmamalı insan, yeri geldiğinde tepkisini göstermeli: bir partinin tarafını tutmak ya da bir ideolojinin sözcülüğünü yapmak için değil, her şeyden önce adaletsizliğe karşı sessiz kalamadığı için.
Yine bir gün babamla televizyon izliyoruz. Dokuz yaşlarındayım. O zamanlar TRT'nin akşam kuşağında halk müzikleri ve türküler yer alırdı. Babam türkülere eşlik eder, hüzünlenir, gözleri yaşarırdı. Sakınmadan yaşanan bu duygulara çocukluğumda tanık olmak, ruhumu kalıcı olarak etkiledi.
İki dil ile büyümenin faydalarını yadsıyamam, yine de yazılarımı hangi dilde yazacağım konusunda sıkça ikilemde kalıyorum. Ne var ki ruhumun büsbütün açığa çıkabilmesi için tek bir dile odaklanmalı, o dilde serpilmeliyim.
İnsan aslında farklıydı da bu çağ, bu şartlar mı onu bu hâle getirdi?
Buna inanmak çok güç.
Bizi sınayan bir meseleyi zihnimizde ne kadar aşmış olursak olalım, bedenimiz aynı ritimde hareket etmez. Bir şeyi anlamak (zihin) ile sindirmek (beden) farklıdır.
Bedenin taşıdığı duyguları midemizde, göğsümüzde, boğazımızda doğrudan hissederiz. Zihin çoktan ikna olmuş olabilir, ama beden hâlâ tetiktedir.
Elimde kalemle bu kez bilmediğim hangi kapıları aralayacağımı, ruhumun henüz tanımadığım hangi odalarını keşfedeceğimi düşünürken içimde beliren o heyecan!
Hayatımda olası değişimler, iyiye de olsa, beni ürkütüyor.
Bir şeyleri geride bırakmak – acı vermiş olsalar bile – içimi burkabiliyor.
Gelecek açıktır, geçmiş ise sabit.
Hayatımız önceden yazılmış değildir, ama gerçekleşen her şey, [zorunlu] bir yazgı olarak doğrulanır.
Geçmişteki kendimi, bir kaderin iplerine bağlı halde görüyorum.
Zaman, geleceğe değil, geçmişe doğru akar: gelecekte bizi bekleyen, [henüz yaşanmamış] geçmişimizdir.
Göğün yüzü asık, rüzgâr gönülsüz esiyor bugün.
Nedir bu "mutlak hakikat" dedikleri? Görünüşün ardında ne gizli olabilir? Daha fazla görünüş mü? Öylesine fazla ki, gerçeklik olsun diye mi?
Korkunun, bilincine vardığım şeyi zehirlemesine izin vermeyeceğim.
Fikirler değişebilir. İnsan, izlediği yolun yanlış olduğunu anlar ve o yoldan vazgeçebilir, ömür boyu aynı fikre bağlı kalmak zorunda değildir. Bu ne bir tutarsızlık ne de omurgasızlık anlamına gelmek zorunda değildir; tam aksine, esnek ve sağlıklı bir ruhun işaretidir.
Asıl tutarsızlık, adalet anlayışımızı kaybettiğimizde, doğruluk ve dürüstlük gibi değerleri rehber edinmediğimizde ortaya çıkar. Değişebilir fikirlerin aksine bunlar evrensel ilkelerdir ve bize daimi bir pusula olmalıdır. Bu ilkelerin temelinde ancak sağlıklı ve samimi şekilde fikirler ve bağlar geliştirebiliriz.
Bir yanılgı içindeysem, bunu fark etmek ve gerçek ne ise, ona güç katmak istiyorum.
Vâroluşa daima karamsar bakan kişi, karanlığa odaklandığından, kendini sonunda karanlığın içinde bulur. İnsan, baktığı yöne doğru yürür.
Modern topluma uyum sağlayamadığı için ruhuma ne kadar teşekkür etsem azdır.
Dünyadan düşmüş olmam acı verici bir şanstı.
Evreni algılama biçimim sürekli devinim hâlinde.
Kuşlar hakkında bir makale okurken, kumruların değişimi sevmediklerini öğrendim. Onlar için değişim ciddi şekilde stres yaratabiliyormuş, bu yüzden asla vazgeçmezlermiş yaşadıkları yerden ve alıştıkları çevreden.
"Ben kumrugillerdenim" diyesim geldi içimden.
Devlet, hakikati temsil etmez; fakat hakikatin taşıyıcısıymış gibi davranır ve toplumda düzenin sürekliliğini sağlar – bu düzen çarpık olsa dahi. Nihayetinde her düzen, bir ideolojiye ya da bir değerler bütününe dayanır; bu yüzden de rüyasaldır!
Devletin kuşattığı muhayyel düzenin dışına taşmış kimi nâdir ruhlar vardır; kendilerine ait değerler yaratır, kendi göklerini nakşederler. Fakat bu durum, onları da kendilerine özgü bir rüyasallığa tâbi kılmaz mı? Evet. Yine de hür ruhlar, bu durumu tercih eder; çünkü ancak böyle kendi gerçekliklerine kök salabilirler.
“Yaşayanlar – hepsi lânetlidir, ama bunu bilmezler. Bilen ben, bu sâyede bir adım ileriye mi gittim? Evet, gittim; onlardan daha çok acı çektiğimi varsayıyorum” der Emil Cioran – fakat o da kendi lânetinden bihaberdir: yaşayan herkesin lânetli olduğunu öne süren şüphesinin bilinçli bir lânetlisi olarak – zira hayata fırlatılmışlığımızı bu doğrultuda değerlendirmek, nihayetinde bir önermedir, bir perspektiftir.
Hayatın anlamsız olduğu ve bu yüzden katlanmaya değmez sayıldığı içgörüsü, en nihai bir idrakten doğmuş olsa bile, perspektifseldir; zira kuşkunun kendisi de kuşkuyla karşılanabilir ve bu durum sonsuz bir gerilemeye (infinite regress) yol açar.
Bu gerilemeyi mümkün kılan unsur, evrenin nötr doğasıdır. Ne var ki insan, bir değer koyucu olarak belirdiği anda bu nötrlük etkilenir; bu nedenle hayat pekâlâ katlanılmaz olarak deneyimlenebilir. Ancak hayatı hayret ve sevinç uyandıran bir mucize olarak algılayan ve kutsayan biri, bu bakımdan daha az haklı değildir.
Yas ve aşkta ölçüsüzlük, Nietzsche'ye göre soylu olmayan, sıradan bir ruhun belirtisidir. Buna katılabilirim - eğer burada ölçüsüzlüğü kontrol kaybı ve özdenetim eksikliği olarak anlarsak, zira bir duyguyu taşırmadan da onu derin hissedebiliriz.
Nietzsche'ye göre, soylu biri duygularını her koşulda taşımayı bilir (dışa vurmasını da), ama bir zaaf yaratacak derecede taşmasına izin vermez.
Fakat hissettiğimiz derinlik arttıkça – ya da ne kadar bilinçli hâle gelirsek – başlangıçta ölçüsüz ve taşkın bir şekilde ortaya çıkan bir dönüşüm sürecinin içinde kendimizi bulmamız da o kadar kaçınılmazdır.
Yargıda bulunmak, sahip olduğumuz kanıların dışa vurumudur. Dolayısıyla yargılamak, kanmak demektir.