Evrenin varlığı bizi büyülüyorsa, aynı evrenin içinden çıkmış kendi varlığımızı neden hayret alanının dışında bırakıyoruz?
Evrenin bir parçasıysak, onun karşısında neden kendimizi ufak hissedelim? İnsan evren karşısında hiç ufalır mı? Büyülenir ancak.
Kütlelerin çekimine, yörüngelere, güneşe, suya, toprağa, soluduğumuz havaya bağlı, var olan her şeyle aynı bütünün parçasıyız. Akıl almaz bir mucizenin içindeyiz aslında. Ne yazık ki alışılmış olanı sıradan sanma gibi bir eğilime sahibiz. Tekrar, mucizeyi gözümüzde olağanlaştırır.
Gagalı dostlarım kuşlar, patili dostlarım kediler.
Güvercin bir haftadır uğramıyordu. Yavaş yavaş merak etmeye başlamıştım ki bir de baktım hiçbir şey olmamış gibi bu sabah penceremde beliriverdi; lıkır lıkır suyumdan içiyor. Sen nerelerdeydin acaba! "Hayat kısa, gökyüzü büyük" der gibi bir bakışı vardı. İtiraz edemedim.
İyileşmek, işlevsel hâle gelmek demekmiş. Bilmiyordum, ama öyleymiş. İşlevselliğini kaybeden, hasta sayılırmış.
Sonra bana "Hayat böyledir ve zordur" diye bir şeyler geveledi. Oysa kastettiği şey hayat değil; içine doğduğumuz düzen. Ama o, düzeni bir doğa yasasıymış gibi görüyor, onu hayatın yerine koyuyor. Ona uyum sağlamanın zorluğundan ve zorunluluğundan bahsediyor, yani düzene itaat ediyor ve bunun bir olgunluk olduğuna inanıyor.
Kuşların olduğu bir dünyaya doğmak – ne büyük bir saadet.
Kuşların mâsumiyeti bana çok dokunuyor. Instagram'da bir hesaba denk geldim. Bir kadın, sokakta bulduğu yaralı kuşları alıp tedavi ediyor. Bir videosunda enfeksiyon kapmış bir güvercin buluyor; iyileşmesi için ilaç veriyor, yemini ve suyunu eksik etmiyor, onu sarıp sarmalıyor ama ne yazık ki güvercin kurtulamıyor. Kuşun her şeyden habersiz o mâsum bakışı gözümün önünden gitmiyor, hatırladıkça üzülüyorum. Yaşamının son günlerini hiç değilse sevgi ve şefkat görerek geçirmesini sağlayan o kadından Allah razı olsun.
Evimin çevresi çok ağaçlık; burada pek çok farklı kuş türü yaşıyor. Penceremin önüne her gün bir kap taze su koyuyorum, belki içerler diye. Bunu yaklaşık iki aydır yapıyorum ve tek bir kuşun içtiğini görmedim – ta ki düne kadar! Bir tahtalı güvercinin sonunda suyu fark edip içti. Bugün de tekrar gelip içti. O kadar mutlu oldum ki! Suyun yerini artık öğrenmişe benziyor. Umarım diğerleri de fark eder; böylece ne su bulmakta zorlanırlar ne de kirli sulardan içmek zorunda kalırlar.
Askıda duran ya da çözülmesi gereken meseleler olduğunda asıl yapmak istediğim şeylere zaman ayıramaz oluyorum; zihnimi neredeyse büsbütün işgal ediyorlar. Önce engeller giderilsin, sonra kendime yönelirim diyorum, ama bir sorun çözülüyor, çok geçmeden yenisi peyda oluyor. Hayatımda bütün uyumsuzlukların nihayet sona erdiği bir dönem hatırlamıyorum; varsa da çok kısa sürmüştür.
Her canlının kendisine biçilen bir ömrü, içinde belirdiği bir zaman penceresi vardır. Bir süredir her canlıya bu gözle bakmaktan kendimi alıkoyamıyorum; bir yandan içime ağır bir hüzün oturuyor, öte yandan şimdi burada olmanın, sevdiklerimi yanımda bilmenin derin mutluluğunu yaşıyorum.
Eve dönerken, henüz dört ya da beş yaşlarında bir çocuk dikkatimi çekti, annesine heyecanla bir şey söylemeye çalışıyordu. Yanlarından geçerken ancak ne dediğini anladım: ağaçta bir baykuş görmüş, onu işaret ediyordu. Bunu duyunca ben de heyecanlandım, çocuğun gösterdiği yere baktım. Evet, orada duruyordu: gözlerini kocaman açmış bir baykuş! O da şaşkınlık içinde bize bakıyordu. Fakat çocuğun annesi hiçbir tepki vermedi, önüne bakarak yürümeye devam etti. Çocuk, annesine tekrar tekrar seslenince, annesi bu sefer sinirlenerek "Sus artık, anladık, bir baykuş" diye çocuğu küçümseyici bir tonla azarladı. O an ben de azarlanmış hissettim kendimi. Sonuçta ben de heyecanlanmıştım. Neyse, iyi ki bizim dilimizden anlamıyorsun, sevgili baykuş. Şaşkınlığın daim olsun.
Varlığın özü, benden olduğu gibi görülmek istiyor. Bundan haberdarım, çünkü bu istek kendi istencimde bir kip olarak tezahür ediyor. Gelgelelim onun özüne vâkıf olabilmem mümkün değil; onu tam anlamıyla olduğu gibi göremem, kavrayamam. Bu durumda geriye tek bir imkan kalıyor: onun gîzini sayısız bakış açısıyla kuşatmak. Bu bakış açılarından biri de şu olabilir: onu, bilinmezliği ile kabul etmek.
Bilim der ki: bu nesne bu şekilde hareket eder, çünkü şu veya bu doğa kanunu işlemektedir.
Peki, ama doğa kanunları neden tam olarak işlediği şekilde işler? Beni asıl ilgilendiren kısım bu. Bilimin ise buna cevabı yok. Pek tabii olamaz da. Doğa, özünü gizler: tanrısal bir reflekstir bu.
Sanatçı, bağımsız hareket eden bir varoluş biçimini ortaya koyar; bir sistemin temsilcisi değildir – hele ki bir reklam yüzü hiç değildir.
Ne var ki bu anlayışla hiçbir bağ taşımayanların sanatçı sıfatıyla meşruiyet kazanmasına tanık oluyoruz. Bu kullanışlı yüzlerin sanatçı olarak adlandırılması hassas kulaklılarımızda rahatsız edici bir çınlama yarattığından, onları doğru biçimde adlandırmalıyız. Mesela: birtakım yeteneklere sahip pazarlama figürleri.
Geçmişteki kendimi bir kaderin iplerine bağlı halde görüyorum.
Hayatımda olası değişimler, iyiye de olsa, beni ürkütüyor.
Bir şeyleri geride bırakmak, acı vermiş olsalar bile, içimi burkabiliyor.
Dürüst olduğumuz sürece – en başta kendimize – yol bize kendini gösterir; ve kimimiz için bu yol uçuruma çıkar.
Düzeni içselleştirmek, rüyanın bir parçası hâline gelmektir; üstelik oldukça renksiz ve yavan bir rüyanın.
Sistemin ürettikleri, ondan faydalananların onayıyla geçerlilik ve nitekim anlam kazanır. Dolayısıyla kapitalist dünyada 'anlam', fayda sağlayandır.
Gerçek deliler, bu kapitalist düzenin bayrak taşıyanlarıdır. Hırsla beslenen bu düzen ruhuma her yönüyle aykırı.
Geçen hafta sonu burada sıcaklık rekoru kırıldı. Oysa yaşadığım yerde hava sıcaklığı genelde 30 derecenin üzerine pek çıkmaz – çıkmazdı. Üç gün arka arkaya 40 derecenin üzerini gördük. Ve üstelik haziran ayında! Bu, burası için normal bir sıcaklık değil. Nefes almakta gerçekten zorluk yaşadık; annem hasta olduğu için ayrıca ciddi şekilde endişelendim. Burada 30 derecenin üstü nadiren yaşandığından bir klima kültürü de yok; hastanelerde bile yaygın değil. Adeta volkanın içine atılmış gibi oldu herkes. Bine yakın insanın hayatını kaybetmiş olabileceği söyleniyor.
Günlerdir hava durumunu takip etmekten meteoroloji uzmanı oldum. Çiy noktası, oluklar, yüksek basınç alanı, blokaj paterni, ansambl tahminleri, ısı adaları, sonumuz ne olacak, yeni bir omega blokajı geliyor mu, yeniden boku yiyeceğiz mi – gidişatı takip etmekten başka bir şey yapamaz, düşünemez oldum. Lanet olası yıldızlar. Bir daha bana kimse yıldız romantizmi yapmasın. Yıldız dediğin nedir ki? Bir güneş. Güneş dediğin nedir? Devasa bir fırın. Yıldızmış. Hadi abi ya.
Esas olana derin bir özlem – ve o esas, beşeri olan her şeyin dışında.
Eğreti duruyordu, ama özgündü. Kime göre eğreti? Paçalarından normallik akan bizlere göre tabii.
Sartre'a göre yaşamımız ve varoluşumuz anlamsızdır; seçimlerimizle ancak anlam kazandırmaya çalışırız.
Ama bu tam olması gerektiği gibi değil mi? Neden hazırda bulunan bir anlama konmak isteyelim? Ben kendim inşa etmeyeceksem, kendi anlamımı hayal edemeyeceksem, bir düşe aldanamayacaksam, ne içindir ki yaşam? Öte yandan "Ama tam da bu özgürlük bir yüktür" diyor Sartre. Yani diyor ki: "Seçmek zorunda kalmak, anlamı kendin inşa etmek zorunda olmak bir sorumluluktur ve bu sorumluluk bir yüktür". Doğrudur, ama ben bu seçme özgürlüğünü, altında ezildiğim bir yük ya da sorumluluk olarak değil, her şeyden önce bir mucize olarak algılıyorum. Hayatta olmanın bir büyüsü var - ve ne kadar karanlığa batmış olursam olayım, bu büyüyü hissetmekten kendini alıkoyamayan bir şey var içimde.
Anlamsızlığı taşıyabilmek üzere yola koyulduğumu çok sonradan, uzunca yol aldıktan sonra fark ettim.
Vardığım cevap şu: Hiçbir şeyin nesnel bir anlamı olmayışı bize neden kahır olsun?
Yoksa ben teslim mi oldum? Ama bu teslimiyet beni ferahlatıyor.
Tiyatro sanatına hayranım. Nasıl bir şey acaba, seyirci önünde, bir tiyatro oyununda oynamak. Ben heyecandan kendimi bile oynayamazdım. Hatanın telafisi yok mesela, sinemadaki gibi değil, her şey tek seferlik ve yüzlerce gözün önünde. İnanılmaz bir disiplin gerektiriyor. Canlandırdığın karakterin varoluşuna büsbütün gömülmelisin. Bana çok uzak bir dünya, ama aşırı ilgimi çekiyor, hatta kendimi bu sıralar sıkça bir tiyatro oyuncusu olarak hayal ediyorum, sahnede buluyorum kendimi, seyirciler beni izlemeye gelmiş, ben ise hiç olmadığım kadar rahat ve özgüvenliyim ve oyunumla herkesi hayran bırakıyorum, sonra biri bana Deniz uyan, baygınlık geçirmişsin, insanlar bilet parasını geri istiyor diye sesleniyor ashdjsahdsad
Şaka bir yana, geçen bir film izledim, adı "Ach diese Lücke, diese entsetzliche Lücke". Yeni çıktı. Başroldeki genç, kardeşini bir trafik kazasında kaybediyor. Bunun üzerine tiyatro oyuncusu olmaya karar veriyor ve içinde taşıdığı o kaybın acısıyla birlikte başka bir şehre gidip orada ülkenin en gözde tiyatro okullarından birine başvuruyor. Giriş sınavında canlandırdığı karakterin acısı kendi acısıyla birleşince o kadar inandırıcı oynuyor ki sınavı geçip okula kabul ediliyor. Oysa çocuğun asıl ihtiyacı tiyatro okulu değil, terapi. Filmde bundan sonra gelişen olaylar o kadar iyi anlatılmış ki, hayran kaldım.
En üst makamlarda erdemli insanlara niye nadiren rastlarız? Hele ki söz konusu siyasetse.
Erdemli bir duruş, üst mevkilere giden yolda pek karşılık bulmuyor anlaşılan. Aksine sistem, daha çok kendisine sorgusuzca itaat edenleri yükseltiyor.
Köklü değişimlerin hayata geçirilebildiği asıl mecra siyaset olduğu için, sistem özellikle erdemlilerin siyasetin üst kademelerine ulaşmasını engellemeye çalışır.
Kim bu sistem? Başta: büyük sermaye sahipleri ve onlara dalkavukluk eden, kilit mevkilerdeki siyasetçiler. Aralarındaki ilişki karşılıklı çıkara dayanıyor. Bu arkadaşlar hiç isterler mi erdem sahibi birinin yükselip başka bir düzenin, hakkaniyetli bir düzenin mümkün olduğunu göstermesini? Bu ihtimalden bile ödleri kopuyor. Yasakçılık da buradan doğuyor: mevcut düzeni koruma refleksi. Bu korku büyüdükçe, eleştiri dahi tehdit olarak görülüyor.
Büsbütün ruh olamadığım için, sürekli onun etrafında dolanıyorum. Ve bu iyi bir şey sanırım.
Bu ayrıca demek oluyor ki: ruhumun da bir kütle çekimi var ve ben onun etrafında bir yörünge çiziyorum. Dolayısıyla burada gezegen ben oluyorum; ruhum da, bu manada, benim güneşim!
Rüyamda, kendimi kuşların olmadığı bir dünyada buldum. Kâbusun böylesi.
Durağanlaştıkça, “bundan sonrası yok” hissi ortaya çıkabiliyor ve bu da tıkanıklığa yol açıyor.
Daima sonrası olmalı. Sonrasının olması için, kendi yöntemlerimizle ruhu sıcak tutmalı. Sonra yine dinleniriz.
Penceremin yakınında, evin yüksekçe bir yerinde bir çift kumru yaklaşık iki aydır yuva yapmaya çalışıyor. Evet, iki aydır, zira seçtikleri yer oldukça uygunsuz: küçücük bir beton çıkıntının üstü. Hâliyle oraya getirdikleri dalların hepsi her seferinde aşağı düşüyor. Onca emek! Yine de vazgeçmiyorlar. Kaldı ki oturduğum evin etrafı ağaçlarla sarılı, yani yuva yapmak için çok daha elverişli yerler var. Nedir bu gönüllü eziyet, sayın kuşlar? Yuvanızı bir ağacın dalında yapmaya karar verseniz – evet, bir iki günde bitmiş olurdu.
Onların bu yorulmak bilmeyen gayretini, bu küçücük kaderi kendime dert edindim, bir katkım olsun düşüncesiyle kuş yemi sipariş ettim ve temiz suyla birlikte penceremin önüne koyuyorum; yoruluyorlar zira, güç toplamaları gerek. Belki de sürekli onları izlediğimden, henüz yanaşmıyorlar pencereme. O yüzden biraz kenara çekilmekte fayda olabilir. Sizi unuttuğumu sanmayın, sevgili çok sevgili kumrular. Suyunuzu ve yeminizi her gün görünmeden tazeleyeceğim. Yalnız bu beton sevdanızdan vazgeçmelisiniz.
Yanılabileceğimizi hesaba katmalıyız elbette, ama yanılma ihtimalini sürekli tartıp durmak bizi felç eder. Yeri geldiğinde harekete geçmeyi göze almalıyız.
Derinleştin, yükseklere doğru büyüdün: göğe mi karıştığını, yoksa dünyadan mı düştüğünü tam olarak ayırt edemiyorsun.