Bireysellik fikri, Aydınlanma Çağı‘nda özgürleştirici bir atılımdı. Fakat modern kapitalizm bu özgürlük vaadini eğdi, büktü, kendi işleyişi için biçimlendirdi.
Bugün bireysellik çağrısı yapıldığında, gerçekte söylenen şudur: "Birey ol, kendin ol – ama düzenin çizdiği sınırlar içinde!"
Kutsal ve dokunulmaz şeyler vardır, ne var ki kapitalizm böyle bir alan bırakmaz, her şeyi ticaretleştirmek, ürün hâline getirmek ister.
Bunun için her şey mübahtır: artık insan da ezilir ağaç da.
Kâr odaklı bir faydacılık anlayışının egemen olduğu böylesi bir düzende, hırs da arsızlaşır, utanma duygusu da körelir.
Adaletsizliklerin ve yıkımın kökeninde bu sermaye merkezli zihniyet yatar.
"Evrende yaşamın ortaya çıkışı kader mi, yoksa bir tesadüf eseri mi?" sorusu ikili bir mantığa dayanıyor ve temelde yatan yalın bir düzlemi gözden kaçırıyor.
Önemli olan, yaşamın tesadüf mü yoksa ilahi bir yazgının sonucu mu olduğu sorusuna bir cevap bulmak değildir; zira evrenin, yaşamı mümkün kılan koşulları kendi içinde taşıyor oluşu zaten kendi başına çarpıcı bir özellik değil mi?
Bu gerçeğin ışığında şunu diyebiliriz: Evren, yapısı gereği, yaşamın ortaya çıkmasına 'izin' verir, olanak sağlar: zaman ve mekânı, madde ve elementleriyle - kısacası, yaşamı mümkün kılan doğa yasalarıyla.
Bu yaşam-olasılığı, evrenin içkin bir parçasıdır - yani bu mümkünlüğün kendisi bile başlı başına ontolojik bir vurgudur.
Bu mümkünlüğün kendisi - ister ‘Allah’, 'Tanrı', ister ‘Doğa’ ya da 'Rastgelelik' densin - zaten aşkın bir varoluş gücüne işaret eder. Ben bu güce 'Energeia' demek istiyorum.
Dünyada sayısız kez ortaya çıkan yaşam, bize olağan bir gerçeklik gibi görünür.
Varoluşsal kaygıda - her şey yalnızca var olduğu için - kaygı uyandırır. Sorun artık bir şeyin nasıl olduğu ile ilgili değil, şeylerin var olmasıdır.
Günümüzün "sanatçıları", çağın kapitalist ruhuyla yoğrulmuş kamusal figürlerdir. Oysa sanat (yahut: sanatçılık), var ederken bağımsız hareket eden bir varoluş biçimidir - bir sistemin parçası değil, hele ki bir reklam yüzü hiç değildir!
Ne var ki tam da bu niteliklerden yoksun olanların "sanatçı" olarak meşruiyet kazanmasına, bu da yetmezmiş gibi bize kanaat önderi olarak sunulmasına tanık oluyoruz.
Kuşkusuz: apolitik olmamalı insan, yeri geldiğinde tepkisini göstermeli: bir partinin tarafını tutmak ya da bir ideolojinin sözcülüğünü yapmak için değil, her şeyden önce adaletsizliğe karşı sessiz kalamadığı için.
Kişisel çıkarları için particilik yapanlara tahammülüm yok.
Yine bir gün babamla televizyon izliyoruz. Dokuz yaşlarındayım. O zamanlar TRT'nin akşam kuşağında halk müzikleri ve türküler yer alırdı. Babam türkülere eşlik eder, hüzünlenir, gözleri yaşarırdı. Sakınmadan yaşanan bu duygulara çocukluğumda tanık olmak, ruhumu kalıcı olarak etkiledi.
İki dil ile büyümenin faydalarını yadsıyamam, yine de yazılarımı hangi dilde yazacağım konusunda sıkça ikilemde kalıyorum. Ne var ki ruhumun büsbütün açığa çıkabilmesi için tek bir dile odaklanmalı, o dilde serpilmeliyim.
İnsan aslında farklıydı da bu çağ, bu şartlar mı onu bu hâle getirdi?
Buna inanmak çok güç.
Bizi sınayan bir meseleyi zihnimizde ne kadar aşmış olursak olalım, bedenimiz aynı ritimde hareket etmez. Bir şeyi anlamak (zihin) ile sindirmek (beden) farklıdır.
Bedenin taşıdığı duyguları midemizde, göğsümüzde, boğazımızda doğrudan hissederiz. Zihin çoktan ikna olmuş olabilir, ama beden hâlâ tetiktedir.
Elimde kalemle bu kez bilmediğim hangi kapıları aralayacağımı, ruhumun henüz tanımadığım hangi odalarını keşfedeceğimi düşünürken içimde beliren o heyecan!
Hayatımda olası değişimler, iyiye de olsa, beni ürkütüyor.
Bir şeyleri geride bırakmak – acı vermiş olsalar bile – içimi burkabiliyor.
Gelecek açıktır, geçmiş ise sabit.
Hayatımız önceden yazılmış değildir, ama gerçekleşen her şey, [zorunlu] bir yazgı olarak doğrulanır.
Geçmişteki kendimi, bir kaderin iplerine bağlı halde görüyorum.
Zaman, geleceğe değil, geçmişe doğru akar: gelecekte bizi bekleyen, [henüz yaşanmamış] geçmişimizdir.
Göğün yüzü asık, rüzgâr gönülsüz esiyor bugün.
Nedir bu "mutlak hakikat" dedikleri? Görünüşün ardında ne gizli olabilir? Daha fazla görünüş mü? Öylesine fazla ki, gerçeklik olsun diye mi?
Korkunun, bilincine vardığım şeyi zehirlemesine izin vermeyeceğim.
Fikirler değişebilir. İnsan, izlediği yolun yanlış olduğunu anlar ve o yoldan vazgeçebilir, ömür boyu aynı fikre bağlı kalmak zorunda değildir. Bu bir 'omurgasızlık' ya da tutarsızlık değildir; tam aksine, esnek ve sağlıklı bir ruhun işaretidir.
Asıl tutarsızlık, adalet anlayışımızı kaybettiğimizde, doğruluk ve dürüstlük gibi değerleri rehber edinmediğimizde ortaya çıkar. Değişebilir fikirlerin aksine bunlar evrensel ilkelerdir ve bize daimi bir pusula olmalıdır. Bu ilkelerin temelinde ancak sağlıklı ve samimi şekilde fikirler ve bağlar geliştirebiliriz.
Bir yanılgı içindeysem, bunu fark etmek ve gerçek ne ise, ona güç katmak istiyorum.
Vâroluşa daima karamsar bakan kişi, karanlığa odaklandığından, kendini sonunda karanlığın içinde bulur. İnsan, baktığı yöne doğru yürür.
Modern topluma uyum sağlayamadığı için ruhuma ne kadar teşekkür etsem azdır.
Dünyadan düşmüş olmam acı verici bir şanstı.
Evreni algılama biçimim sürekli devinim hâlinde.
Kuşlar hakkında bir makale okurken, kumruların değişimi sevmediklerini öğrendim. Onlar için değişim ciddi şekilde stres yaratabiliyormuş, bu yüzden asla vazgeçmezlermiş yaşadıkları yerden ve alıştıkları çevreden.
"Ben kumrugillerdenim" diyesim geldi içimden.
22 Mart 2025
Devlet, hakikati temsil etmez, fakat hakikatin taşıyıcısıymış gibi tavır alır ve toplumda düzenin devamlılığını sağlama işlevini üstlenir – bu, çarpık bir düzen olsa dahi. Nihayetinde her düzenin temeli bir ideolojiye yahut toplumsal değerler bütününe dayalıdır - ve bu nedenle rüyasaldır.
Devletin kuşattığı muhayyel bir düzenin dışına taşmış kimi nâdir ruhlar vardır – onlar ki kendine ait değerler yaratır, kendi göğünü nakşederler: fakat bu durum, ayni şekilde, onları da kendine öz bir rüyasallığa tâbi kılmaz mı? Şüphesiz! Fakat yine de biz, hür ruhlar, bu hâli tercih etmek isteriz, ki kendi gerçekliğimize kök salabilelim!
“Yaşayanlar – hepsi lânetlidir, ama bunu bilmezler. Bilen ben, bu sâyede bir adım ileriye mi gittim? Evet, gittim; onlardan daha çok acı çektiğimi varsayıyorum” der Emil Cioran – fakat o da kendi lânetinden bihaberdir: yaşayan herkesin lânetli olduğunu öne süren şüphesinin bilinçli bir lânetlisi olarak – zira hayata fırlatılmışlığımızı bu doğrultuda değerlendirmek, nihayetinde bir önermedir, bir perspektiftir.
Hayatın anlamsız ve bu yüzden katlanmaya değmez olduğu içgörüsü, en nihai bir idrakten doğmuş olsa bile, perspektifseldir - ki kuşkunun kendisi de kuşkuyla karşılanabilir ve bu da sonsuz bir gerilemeye yol açar (infinite regress).
Bu gerilemeyi sürdüren unsur, evrenin nötr doğasıdır - fakat insanın bir değer koyucu varlık olarak belirmesiyle bu nötrlük (kayıtsızlık) tesire uğrar ve bu nedenle hayat pekâlâ katlanılmaz hissedilebilir. Ancak aynı şekilde, hayatı hayret ve sevinç uyandıran bir mucize olarak algılayan ve kutsayan biri, daha az haklı değildir.
Yas ve aşkta ölçüsüzlük, Nietzsche'ye göre soylu olmayan, sıradan bir ruhun belirtisidir. Buna katılabilirim - eğer burada ölçüsüzlüğü kontrol kaybı ve özdenetim eksikliği olarak anlarsak, zira bir duyguyu taşırmadan da onu derin hissedebiliriz.
Nietzsche'ye göre, soylu biri duygularını her koşulda taşımayı bilir (dışa vurmasını da), ama bir zaaf yaratacak derecede taşmasına izin vermez.
Fakat hissettiğimiz derinlik arttıkça – ya da ne kadar bilinçli hâle gelirsek – başlangıçta ölçüsüz ve taşkın bir şekilde ortaya çıkan bir dönüşüm sürecinin içinde kendimizi bulmamız da o kadar kaçınılmazdır.
Yargıda bulunmak, sahip olduğumuz kanıların dışa vurumudur. Dolayısıyla yargılamak, kanmak demektir.
Körelmişlik - ya da bir başka deyişle: sorgulayıcı gözlerin ebedî istirahati.
Bir insana dair beklentilerimiz karşılık bulmadığında doğal olarak kırgınlık, hatta öfke duyabiliriz; ama bu duygular bizi tüketmemeli. Kendi değerimizi, başkalarının bize karşı sergilediği davranışlara göre ölçmemeliyiz. Bu ise ancak kendimizi ve özdeğerimizi tanıyıp benimsemekle mümkün olur.
Varoluşun anlamsızlığı düşüncesini, pekâla nesnel bir değelendirmenin sonucu olarak ortaya çıkabilmesi bir yana dursun, kimi soğukkanlı bir kabullenişle karşılarken, kimileri içinse boşluk hissine, kaygıya ya da krize yol açar; dolayısıyla aynı düşünce farklı kişilerde farklı duygular uyandırabilir.
Bu bağlamda kaygı, huzursuzluk ya da korku doğal tepkilerdir oysa; bu anlam yokluğunu benimsemek ya da en iyi ihtimalle kabullenmek ise sancılı bir süreçtir, çünkü bu, aynı zamanda, insan olmanın gerçekliğini özümsemenin sürecidir: insan ki, anlam inşa edebilme yetisiyle varolan bir varlıktır, - ki karanlığa düşüp de buna rağmen karanlığı anlamlandırabilen; hayatın mucizeliğini bir mucize olarak duyumsayabilendir insan.