Sözün saflığı, benim için, sözün zenginliğinden daha yücedir.
Doğuştan gelir hüznümüz, doğumla yazgılanmıştır zirâ fânî olan.
Doğuştan gelir neşemiz, zirâ doğumla yazgılanmıştır mucizevî olan.
İçimi kağıda her ne kadar iyi aktardığımı düşünsem de, ertesi gün yazdığım her kelimeyi, kurduğum her cümleyi yanlış, yersiz ve yabancı bulabiliyorum. Kendi yazdıklarımdan sonsuza kadar memnun kaldığım çok nâdirdir. Hep daha doğru cümleyi kurmanın, içimi en iyi anlatan en doğru kelimeleri seçmenin arayışı içindeyim. Mükemmeliyetçilikten ziyade, içimde durmaksızın vuku bulan huzursuz bir metamorfozun etkisi altındayım. Ruhumla ahenk içinde olmanın yollarını arıyorum ve bu, yazdıklarımın ruhumla ne ölçüde uyum içinde olduğuna bağlı. Fakat bunu gerçekleştirmek takriben imkansız, zirâ ruhumun talebi bu dünyanın gökyüzünü aşıyor.
Canım Halam, nasıl da çabuk geçti koca bir ömür.
Dün bana "Bu hayatı çok güzel yaşadım" dedin - ve bunu söylerken, ki bunu söyleyebilmek kıymetli bir şey, sanki bir yolun sonuna geldiğini itiraf etmekte, sözlerin ebedî vedâya âtıfta bulunur gibiydi. Yaşamı ve yaşamayı içtenlikle seven senin gözlerinde o an ilk defa hüzün gördüm.
Zamanın, uzerimizde bıraktığı izleri, artık o onarılması zor izleri sende görmek kalbimi acıttı.
Sen benim için "yaşam dolu bir insan" tanımının saf karşılığıydın.
Çocukluğum senin anılarınla dolu ve ben o anılarımı çok seviyorum.
Dün gece bir başıma düşüncelerimin içinde kıvranırken yokluğunu tasavvur ettim ve istemsizce göğsüm sıkıştı, ağlayarak yanına gittim. İlk kez ağladım senin yanında. Sen ise hissiyatını hiç bozmadın, yine her zaman olduğu gibi sâkinliğini korudun, ve bana şöyle konuştun: "Hayat bu, ölüm de hayatın bir parçası, Denizim."
Canım Halam. Sarı saçlı, mâvi gözlü Halam.
İyi ki benim Halamsın.

Karşıma ezgilendi kırışık sûretiyle geçmiş
Bir izdiham, katmanları arasında göğün -
düşleri sel bastı,
sığınakların üzerinde asabî bulutlar
Filamentlerden örülü yüce kumaşlarca,
bilir misin galaksileri
bir arada tutan füsunlu iplikleri,
doğduğum yer - Laniakea
Yukarıya düştüm,
göğün kollarında sarmalandım
Ağaçlar uyandı, rüzgar sofrayı kurdu,
şimdi koşuşan çocuklar gibi şen gözlerim
Yeni bir umut çalar çehresi argın
Eski bir dehşet kabarır topraktan dizlerime
Sınırları ölçülemez cennetin adımları
çizilmiş uyumlu bir kaderden
çarmıha gerer beni hayat cambazları
Aldırmadım yuva oldum yetim yıldızlara
Hüznüme hitâben hizâlandı yer ve gök
Ölümsüzlüğün saf inancına kapılmışcasına
yüceldim, parıldadım, şiddetlendim -
Ve yükselerek,
bir şiirin rüzgârıyla,
uzatıyorsam ellerimi
ruhumu göklerde saklayan
Tanrı’ya,
göze almışımdır,
parçalanmayı hakikat uğruna —
Sonsuz evrenin alelâde bir köşesinde tam şu an bu satırları yazıyorum.
Ne tuhaf bir duygu: evrenin varlığı, bir gezegende hayatın ortaya çıkması, her gün yeniden doğan, dünyaya hayat veren bir güneşin olması, suyun akması, ağaçların yeşermesi. Ne de güzel süzülüyor uzakta eşsiz bulutlar. Hayrete kapılmış bir çocuk gibi algılıyorum her şeyi, yüreğim sevinçle dolup taşıyor.
Yazamamak, içtekini dışsallaştıramamak –
ah kabul ettim: hep bir şeylerin noksan kalacağını,
ki anlatsam kusursuz ve eksiksiz, anlaşılmak da gelir miydi peşinden?
Batı coğrafya kültüründe dillerden düşmeyen şöyle bir vecize vardır yaşama dair:
“Hayallerinin peşinden koş. Her zaman inan. Karşılığını alacaksın!”
Bu söylemden haz etmiyorum. Zirâ bu tarz bir yaşam-ilkesi bize aslında şunu söylemektedir: “Dünya ne kadar adaletsiz ve kötü bir yer olursa olsun, bu berbat düzeninin içinde hayalperest olmaya devam et! Sen de bu bozuk dünyanın bir parçası ol! Sen de bozul! Ama sakın dünyanın düzenini eleştireyim deme! Sakın sorgulama!”
Doğaya bakıp da hayrete düşmeyen gözler felsefenin doğasına da kördür.
Yolu ruhumuza giden gözlerimize
iki damla derinlik düşsün ki
gökyüzümüz genişlesin
Ruhumla iletişime geçmenin en dolaysız yolu: Dans etmek.
Bir gün büyük bir inançla yazdığım bir cumleyi ertesi gün yetersiz hatta yanlış bulabiliyorum. Yazılarımı bâzen topyekün ateşe vermek istiyorum.
Bâzen bir cümleyi istediğim gibi yazmak için günlerimi harcıyorum, doğru sözcüğü bulmak için haftalarca pusuda yattığım oluyor. Yazmak, bir savaştır.
Burada yazdıklarımın muhatabı ben kendimim.
Şöyle ifade edeyim: Duygularımı ve düşüncelerimi kaleme almak istiyorum, olduğunca hepsini, çünkü biliyorum ki bunlardan kimisi aynı derinlikte ve güzellikte, ve mutlaka ki aynı kahırla bir daha zihnimde ve kalbimde belirlemeyecek.
Yani aslında yazarken bir hâtıra-fotoğrafı çeker gibi içtekilerimin fotoğrafını çekiyorum.
Öğrenmeliyim: zihnimin kapılarını açıp ve daha da önemlisi: dilediğimce kapatabilmeyi.
Bu çağa uyum sağlamak gibi bir arzum, bir hırsım hiç olmadı. Her yerinden bayağılık akan bu düzene niçin ruhumu hebâ edeyim? Ruhumun talebi uyumsallık değil, direnç ve sonsuzluk.
Siyaset ne kirli şey. Siyaset, toplumun birliğini ve beraberliğini baltalayıp insanları ikiye, üçe, dörde bölüyor ve her kesim kendini en doğru ve en haklı tarafta olduğuna inanıyor, inandığı şeyi fanatizme varacak derecede savunuyor, karşıt olanı anlamak adına hiçbir çaba göstermeksizin yargılıyor, suçluyor ve dışlıyor.
Bu kirli oyunun bir parçası olmayacağım.
Ben herhangi bir partinin değil, gerçeğin ve hakikatin yanındayım.
Erdoğan bugün çıktığı bir mitingde Aleviler için “Bunlar bir tür” dedi.
Evet, doğru duydunuz! Gerçekten böyle dedi.
Ben Alevi bir aileden geliyorum ve bir ülkenin Cumhurbaşbakanı Alevileri bir ‘tür’ olarak sınıflandırıp hakaret ediyor.
Pardon, ne türü? Hayvan türü mü? Ne iğrenç bir üslup!
Ülkenin ekonomisi yerle bir olmuş, ama hâlâ insanları birbirine düşürmekle meşgul, ve bizi de, beni de, böylesi gündemin içine çekmesini çok iyi biliyor.
Varoluşun sihri içimi sarıyor,
bakakalıyorum - ellerime, ağaçlara;
koşmak,
yaşamla dolgunlaşan bir kalple
durmaksızın koşmak istiyorum,
Tanrıları ardımdan sürüklercesine –
Ben yazmak isteyip de yazamamanın ağırlığını bile tasvir etmekten, tümünün bilincinde olup da bu bilinci dille bir kütleye oturtmaktan acizim. Kelimeler, daima, kaçışıyor ellerimden.
Yazmadığım zamanlarda içimde bir şeylerin eksikliğini hissediyorum, yazmayarak geçirdiğim günler biriktikçe, içimdeki huzursuzluk aynı ölçüde çoğalıyor. Yazmayı seven biri için yazmak aslında hazdan öte bir hastalık. Tezer Özlü’nün dediği gibi: Yazma isteği psikoza kadar varabiliyor ve bu su götürmez bir gerçek!
Ruhumdaki çocuk bana şöyle seslendi: "Yıldızları ruhuna kat ki bu ilâveyle ışıldayayım!"
Oturduğum evimin yan binanın çatısında iki tane güvercin yaşıyor, kendilerine yuva yapmışlar. Birbirinden hiç ayrılmıyorlar. Evin önündeki ağacın hep aynı dalında görüyorum ikisini. Sanırım kuşların da en sevdikleri dalı olabiliyormuş. Ama nedense, üç veya dört gündür, güvercinin sadece bir tanesini görür oldum, diğeri kayıp, acaba ona bir şey mi oldu diye endişelenmeye başlarken, bizim kayıp kuş bugün geri dönmüş. Sen nerelerdeydin acaba? Hepimiz merak içindeydik!
Çocuklar hep gülsün istiyorum.
Yalnızlıkta arındırıyorum kendimi gündelik yaşantının cılızlığından. Yalnızlıkta sâdeleşiyor ve bir o kadar irkiliyorum; nihayet kendimi bulduğum yalnızlıktan çok korkuyorum.
Her ne yaşandıysa, iyisi ve kötüsüyle, yazgımızın bir parçası olduğu için yaşandı, ve ben, yazgımı sevmek istiyorum.
Kimselerin Gri’ye tahammülü yok. Her şey ya siyah ya beyaz.
Kendimi bildim bileli kalbimde bir huzursuzluk hissi var, sanki her an kötü bir şey olacakmış gibi daima telâş içinde çarpar durur.
Çocukluğumdan beri bu böyle.
Endişe, kaygı ve korkulardan oluşan bu duygu-voltranı hayatım boyunca eşlik etti bana, ağır bir yük gibi göğsümde.
"Tanrı varsa niye insanların acı çekmesine izin
veriyor?" diye soranlara ben de cevaben şunu sormak istiyorum: Tanrı'nın iyi olduğunu kim söyledi? Yahut Tanrı'nın kötü olduğunu kim söyledi?
Tanrı, iyi veya kötü gibi kategorilerde düşünülemez ki.
Tanrı, mâsum bir çocuk gibidir.
Bir çocuk nasıl oyuncaklarıyla bir bina inşa ediyor ve sonra o binayı mâsum bir dürtüyle yıkıp kırıyorsa, işte: burada Tanrı'nın tezahürü vardır.
Çocuğun bu dürtüsel ve içgüdüsel yaratma ve yıkma istenci Tanrı'nın dışa vurumudur, ama bunu yaparken mâsumdur.
Anlam inşa etmek – kudret gerekir buna, biraz da kibir, biraz körelmişlik, ve: çokça inanç ve inanılmışlık! – – –
Süzüldü kor dallar kuşsuz, güneşi kayıp rüzgârın; yeşerdi mevsimsiz toprak, umûdu arafta insanın.
Düşüncelerimin yazarı değil, onların kaydedicisiyim.
Barış Bıçakçı’nın bir eserinde geçen şu hoş anlatım:
Cemil düştüğünde, Nazlı’nın onu kaldıracağını biliyor. Hatta bu sahneyi zihninde canlandırmaktan hoşlanıyor: Cemil yerde, Nazlı onu kaldırmak için eğilip elini uzatmış, bukleli saçı yanaklarına düşmüş, boynu bir kuş yuvası gibi görünüyor ve bakışlarında uzaktaki dağlara özgü bir şefkat seziliyor.
Bugün depremin üzerinden iki hafta geçti. Olanları hâlâ idrak edemiyorum. Ölenlerin sayısını kabul etmek çok ağır. Tek bir can kaybı bile acıyken, sayının bu denli yüksek olması havsalam almıyor.
Ve acı olan şu ki, ne felaketten önce ne de felaketten sonra doğru ve zorunlu olması gereken önlemleri faaliyete geçirmiyoruz. Feryat ediyoruz, ama asıl sorumlular hâlâ yargılanmıyor.
Çok sayıda mütahhitlerin tutuklandığına dair haberler okuyorum. Sadece müteahhitleri tutuklamakla hiçbir şey değişmez ki.
Müteahhitler suç zincirinin son halkasıdır. Müteahhitlerin kânun tanımaksızın cirit atmalarına izin veren, göz yuman, denetimlerden asıl sorumlu olanlar da cezalandırılmalıdır. Bir müteahhit gider, yerine iki tane aynı zihniyette başka müteahhitler türer ve bu rant düzeni kaldığı yerden devam eder …