Kelimelerin gizlendikleri yerleri bulmalıyım ki kelimelerce gizlenebileyim. Bilirsiniz: gizlenmek, açılmak demektir.
Yaklaşık 15 yıldır tanıdığım, birlikte onca anılar biriktirdiğim değerli dostum Can, hayatını buralardan uzak, başka bir şehirde yaşamaya devam edecek ve ağır gelmiştir bana hep, varlığına alıştığım bir insanın gidişi.
Vedâlar niçin böylesi zor?
Bağ kurduğumuz bir insanın gidişiyle, onunla birlikte yaşanılmışlıklar artık geçmişte kalmış, ve, böylece, sonlanmış ve başka bir hayata, başka bir zaman-dilimine aitmiş gibi gelir bana.
Bu duygu - geçiciliğin bilinci - derinden yaralar beni. Bana, bir gün her şeyin son bulacağı gerçeğini hatırlatır.
Her düştüğünde, bir damla şiir düşer kalbine, – bir tohum atılmıştır, hazır kök salmaya, filizlenmeye, yeşermeye, – ve zaman olgunlaştığında, tohumların dilinden konuşmaya başladığında, başlar şiir de seni konuşmaya, çağırmaya, derdest etmeye. –
Kimin peşinden gitmeli, kimi izlemeli, ruhumun işlek caddesinde hangi sese berelenmeli, gölgesinde kümelenmeli –
Yalnızlık korkusu. Yalnızlığa düşmüşlüğün sızısı.
Yalnızlığın ferahlığı, özgürlüğü.
Kendime dürüst olamamaktan, kendimle dürüstçe yüzleşememekten, kendimi ıskalamaktan korkuyorum.
Son durağa varmadan körelmeliydim – fakat kaçıramadım gözlerimi.
Hüznün buruk rengiyle boyanmış bir neşe ve sevgi yumağı benim kalbim.
Melankoli, fâniliğe bir ezgidir, içsel bir merâsimdir. Sözde hiçlikten doğan evren bir paradoks ve fânilik onun gölgesi ise, melankoli, bu birbirine dolanmış ipler karşısında çözülme arayışının bir yankısıdır.
Benim için hayat bir mucizedir, ama bir bilmece de aynı zamanda - bir gîzem, rengarenk olduğu kadar karanlık bir dehliz, hakkında soru sorulması gerekilen bir sır, bir muamma.
Son bir kaç gündür gördüğüm rüyalar beni bir hayli etkiledi. Rüyamda gördüklerimi anlatabilirim, fakat yaşattıkları duyguları târif etmek epey zor. Uyandığımda, bu duygular bir süre baş göstermeye devam ediyor, ve ben, bu nedenle, istemsizce, ortaya çıkan bu duygularla yüzleşmek, daha doğrusu hissetmek istemediklerimi hissetmek zorunda kalıyorum.
Düş kurabiliyorsak, geleceğin boyu uzun demektir hâlâ.
Bir barınak aradım, fırtına koptu kopacak, kalbimin içine sığındım – o en korunaksız yere.
Ağlamaya ihtiyaç duyup da ağlayamamak çok çok çok kötü bir durum, sevgili günlük.
Rûhen hâlâ çocuğum. Rûhen hepimiz çocuğuz, zirâ öğreneceklerimizin sınırı yok ve ben kendimi uzun bir yolun henüz ve hep başında hissediyorum. Büyümek, genişlemek, yükselmek, açılmak istiyorum – durmaksızın.
Şu sıralar çocukluğumu çok özlüyorum, daha doğrusu çocukluğumdaki o kalabılığı, etrafımda sahne alan o taşkın, teneffüs ettiğim havanın dolgunluk taşıdığı o diri, canlı ve yoğun yaşamı.
Yetmemezliktir zaman, belki de bir kusur. Ama tam da bu kusurun içinde mucizeler doğmuştur. Kusurlarımız, mucizeye dahildir.
Başkalarıyla iletişim hâlindeyken kendimi çekmecelere sıkıştırılmış hissediyorum. Hani sanki dıştan dayatılan dar bir çerçevenin içinde, ve sadece onun sınırları içinde hareket etme imkânım varmış gibi.
Yazarken kavuştuğum kişi ile günlük hayatta büründüğüm kişi arasında dağlar kadar fark var.
Gündelik hayatta olduğum kişi özümle, yani esas diye duyumsadığım Ben’liğimle hiçbir şekilde örtüşmüyor.
Toplum bizi belirli davranış kalıplarının içinde görmek ister. Dünyaya doğarız ve gideceğimiz yol önceden çizilmiştir; dolayısıyla gerçek özümüzle değil, önceden herkes için tasarlanmış sayısız maskelerden bir maske beğenir ve onu kimliğimiz olarak benimseriz. Bu kültürel akıntıyla belirli bir rolü ister istemez üstlenir, sistemin bir parçası olur, olasılıkla olmadığımız veya tanımaya fırsat dahi bulamadığımız gerçek özümüzle bağlantısız bir yaşam süreriz. En güzel çiçekleri barındıran dallarımız kesilir, içimizdeki emsalsız ayrıntılar, o gizli tonlar böylece yitip gider.
Günümüz dünyasında iyi insan değil, başarılı insan takdir görür. Ve daha da vahimi: Başarılı insanın iyi bir insan olduğu yanılgısı yaygındır!
Günümüz çağın insanları niye kendi ruhlarına bu denli kayıtsız? Uyum sağlamak, bu düzenin, bu vasatlığın bir parçası olmak için niye böylesi bir çaba gösterir? Geçim zorunluluğu tabiiki bir etken, fakat sebepleri çok daha derinlerde ve psikolojik olduğunu düşünüyorum. Ve öne sürüyorum: İnsan, anlamsızlığa, nihilizme düşmemek uğruna, önüne serilen hazır inançlara, ideolojilere, ahlâka, düzene adapte olmayı yeğler – bu, hastalıklı ve çarpık bir düzen olsa dahi. İnsan, anlam arayan bir canlıdır; bulduğu anlam sahte olsa bile ona tutunmak ister ve bu uğurda mücadele edecek kadar seçeneksizdir.
Kapitalizm ile içli dışlı olan demokrasi, aynılaşmayı ve yeknesaklığı emreder; herkesi eşit kılmak ister ki herkes eşit şekilde hayatını tüketime adayabilsin. Tekdüze bir niceliğin üretimini kendine hedef koyan kapitalist ve demokratik modern çağ, niteliğe ket vurmuş, insanı toplu ve toplumca vasatlaştırmıştır. İçinde bulunduğumuz vasatlığın en büyük temsilcileri kimlerdir? Akedemisyenler, sözde sanatçılar ve gazeteciler, pusulası kaymış günümüzün bağnaz filozofları, eğitimcileri ve bilim-insanları, ve, en başta, sanayıcı ve siyasetçilerdir.
Sosyolojinin bugün geldiği nokta endişe vericidir.
Sosyoloji, istisnâlarla hiç mi hiç ilgilenmez, nâdir olanın ortaya çıkması ve korunması için herhangi bir inisiyatif almaz, dolayısıyla seçkin ve büyük ruhlara karşı kayıtsız, onların özgürce ortaya çıkabileceği bir kültürün temellerini aramaya ve araştırmaya tamamen ilgisizdir. Ancak sosyolojinin tam bu noktada bir arabulucu olarak devreye girmesi, kültürel bir yükselme adına ender olana uygun bir toplum-modeli sunması gerekirdi. Fakat sosyoloji bu görevi üstlenmiyor, bu da onu oldukça şüpheli hâle getiriyor.
Günümüzde sosyoloji, daha çok toplumun ortalamasını, yani: yalnızca sürü-insanını ele alan ve muhafaza eden ideolojik bir bilime dönüşmüştür. Sosyoloji bu tutumuyla, kapitalizmin ve demokrasinin ideolojisine hizmet etmektedir.
Evet, demokrasi de bir ideolojidir - eşitlikçiliğin ideolojisi.
Sürü-insanın karşıtı vardır. Toplumların yapaylığını doğal bir şekilde sezen, içinde bulunduğu düzenin patolojik havasını duyumsayan, toplumsal dayatmaları geride bırakabilmiş kişilerdir bunlar.
Böylesi ruhlar nâdirdir, insanlar arasında görünmezler, uçurumlarda gizlenen bir mücevher, bir kelebeğin kanatları kadar hassas, rüzgarda savrulan bir yaprak gibi korumasız, ama dalgalar kadar güçlü, renkler kadar parlak, bir umut gibi aydın, yine de batmaya her an meyilli ve müsaittirler, - her yöne açık ufuk ve bilinçle küçük bir sonsuzluk taşır bu derin ve özgür ruhlar içlerinde; – ruhları gibi, acıları gibi – sonsuzdurlar.
Ne yalnızlık onları devirir ne de sürgün.
Bu özerk ve seçkin ruhlar, varoluşun dehşetini görme cesaretine sahip olmuş, anlamsızlığını göğüsleyebilmişlerdir. Anlamsızlığı kabul ve tahammül ederek, bu yüce dürüstlüğün örneğini vererek, yürekli gözlerle, güçlü bir kalple, hiçliğin gerilimini kaldırabilecek bir ruh ve bedenle, perdenin arkasına, zamansızlığa adım atmışlardır.
Eylül geldi. Burada havalar soğuyor. Sonbahar kapıda. Kuşlar için göç vakti. Ah siz kıskanılası kuşlar, seher vakti keyifle dinlemekteyim sizi, sizinle birlikte savuşturuyorum geceyi, ve gün aydı mı nasıl da büyük bir sevinçle, övünçle, iştahla ötmeye başlıyorsunuz, geceyi atlatmanın gururunu haykırırcasına!
Ölüm, gerçek olandır. Ama hayat da gerçektir. Hayat olmadan ölüm olur muymuş?
Hayat gerçektir - gerçek bir rüyâ.
Hayat: İnsanın fazla ciddiye aldığı bir rüyâ.
Ciddiyet, bir anlamlandırma çabasıdır.
Anlam, yanılgıya muhtaçtır.
Hakikat, anlamlara gereksinim duymaz.
Yanılsamalara karşı bağışıklığı olan insan ya melankoliye ya da öfkeye düşer.
Melankoli, duyguların en soylusudur.
Öfke: diri tutar insanı, sonra da tüketir.
Tanrılar da öfkelenir mi?
Benim inandığım Tanrı dans eder, felsefe yapar.
Tanrı'ya inanıyorsam, korkularım azalsın diye değil.
Ne bir kurtarıcı ne de bir sığınaktır Tanrı benim için.
Tanrı, ne iyi ne de kötü, kategori dışıdır ve hiçbir tasvire sığdıralamaz.
Tanrı, görebilene, her yerdedir.
Tanrı, doğanın dışında olan bir töz değil, onun içkin parçasıdır.
Doğanın ebedî yasası: devinim ve değişim.
Evrende her şey her an hareket hâlindedir.
Evren: Ahenk.
Evren, insanı vâr ederek ne amaçlamıştır? Hiçbir şey. Ne vâr olduysa vâr olduğu için vâr olmuştur.
Sonsuzluğun cilvesi: evrenin her bir noktası, konum farketmeksizin, onun merkezidir.
Sonsuzluk: Ruh.
Ruh: Tanrı.
Ruhuma yakınlaşmak, onu açığa çıkarmak için yazıyorum.
Ruhumu dalgalarca kuşatanı kaleme almasam, her an ölecekmişim gibi hissediyorum.
Ah ruhum, zarif, rüveyde ruhum, ayartamayacağım bilinçaltımın kıvrımlı sesi, nasıl da hassas, sen, nasıl da öfkeli, böylesine doyumsuz, böylesine çocuksu ve korkusuz.
Ne yazıyorsam, ruhumun seslerini kaydetmek için yazıyorum.
Yazmaya, yazmak için yalnızlığa muhtâcım.
Yalnızlığı seviyorum.
Ruhumu seviyorum.
Ruhumu ancak şiir kurtarabilir, bâzen de kulaklığı takıp bir başıma dans etmek.
Şiir, özgürlük demektir.
Poésie, c’est l’infini.
Bir şair gibi yaşamak istiyorum.
Müziğin ruhuma sırdaş saydığım melodileri var.
Nasıl yaşanırdı müzik olmadan?
—
Derealizasyonu başıma gelmiş bir lânet olarak değil, hayatımın en büyük öğreticisi olarak görüyorum.
Derealizasyon, travma sonrası bir travma deneyimidir.
Derealizasyonun etkisi altında olduğum zaman-dilimi rûhen en zorlandığm dönemdir, belki de bir dönüm noktasıdır benim için.
Derealizasyon esnâsında kişinin etrafı hiçlikle çevrilidir; dolayısıyla hiçliğin bu istilâsı kişinin kendisini değil, algıladığı dış dünyayı ele geçirir. Kişinin alıştığı ve güven duyduğu çevresi (aile, ev, sokaklar, ağaçlar, gökyüzü, vs …) birdenbire varlıksal anlamını yitirmiş, hatta “yok olmuş” gibi algılanır; hayat, diğer insanların bilinçsizce üzerinde oynadığı bir sahne gibi görünür, ve kişinin bu farkındalığı o kadar korkunçtur ki, kişi, varoluşun doğası karşısında esarete düşer, sanki bir rüyanın, dehşetengiz bir kâbusun içinde hapsolmuş hissiyâtına kapılır, uyanmak ister, uyanamaz, zirâ uyanmak için ölmesi gerekir, ama ölemez, deliliğin kıyısındadır, ama deliremez. Bu yıkımın karşısında kişi birdenbire yalnızlığın en büyüğüne, kimsesizliğin ve tekbaşınalığın en derin kuyusuna düşer; – ve tüm bunları yaşarken yüksek derecede bilinçlidir.
Hiçliğe düşmüşlüğün eşsiz korku-deneyimidir derealizasyon.
Gözleri var yağmurun, içi kurak
Yaşı var evrenin, mekânı kambur
Koşası var düşlerimin, sendeleyip durur.
Sayısız kez boğuldum, şimdi okyanusun dibinde bir yuva kurdum, solungaçları var artık ruhumun, belki bir balığım, belki suyun kendisi.
Yıldızlar – bir başka deyişle: Gece güneşleri.