O zamanlar kendimi ararken kendimi aradığımın farkında değilmişim – en uzağa bakan gözlerim bundanmış!
En yakınımda duran kendimi görebilmek için, önce en uzakta saklı kendimi bulmalıydım. Oysa “uzak” ve “yakın” – bu kavramlar aynıydı; bunu kavradığımda, kendimi biraz daha bulmuş oldum. Birbirine en uzak iki noktanın aslında bir ve ayrılmaz bir bütün olduğunu anladım.
Anlamı kaybettim, ama umut hep burada, yanı başımda ve bana şöyle seslenmekte: “Yeni anlamlar inşâ etmek üzere kendimi sana çoğaltacağım!”
Bir ağaç olsaydım, zeytin ağacı olurdum.
Kediler, patili dostlarım benim.
Kendine yetebilen, kendini bilen ve bu yüzden kendini her türlü kanıtlama zorunluluktan kurtarmış, toplumu ve dünyevi olanı aşmış, bi nevi gerçek bilge insanları, yalnızlığı bilen, sayan ve sulayanları, –
Nietzsche'nin felsefesi nihilizme bir karşıtlık ortaya koymaktan ibarettir özünde. Onun gâyesi, nihilizm karşısında hayatı haklı çıkarmaktı ve bu uğurda verdiği o yalnız mücadelesi eşsizdir, takdire şayandır, çünkü hiçliğe yürekli gözlerle bakabilmiştir. Bu cesareti ve dürüstlüğü sergileyebilen nâdir insanlardandır.
Uzaktır bize ölüm gençlikte, öyle ki ölümsüzce kurgularız hayatı, zirâ sonsuzluğun nefesiyle çarpar gençliğin kalbi.
Çocukluk, yaşamla bir olmanın en yoğun yaşandığı dürtüsel bir evredir.
Bu rüyâlar âleminde yaratılmışsan,
yanılsamanın içinde bir oyuk açmışsındır,
gerçekliğe bir işaretsindir,
varlığın ile. –
Sevgi, anlamın en doğal hâlidir, kendi içinde taşır anlamı. Anlam, sevgide içkindir.
23 Nisan çocuklarımızın bayramı kutlu olsun. Her gününüz bayram mutluluğunda geçsin, çocuklar. ❤️
Gündüzü ve geceyi bitişik kurguladığım sayfalar ördüm, varlık ile hiçlik ayrımsız, varlığın içinde hiçlik ki bulduğum ile yitirdiğim müşterek.
Yazmak, her şeyden önce dinginleştirir bizi. İnsan, kendisini meşgul ya da işgal eden duyguları yazıya döktüğünde, ister istemez bir şeyleri bir yere oturtabiliyor, en azından zihnindeki kargaşayı ve savrukluğunu kelimelerin tanımlama etkinliğiyle toparlayabiliyor – bu sayede, yitirmiş olduğu iradesini yeniden hatırlamış oluyor.
Çocukken yıldızları seyretmek için evin çatısına çıktığım zamanları, bu ışıldayan semânın içindeki gecelerce kayboluşumu özlemle hatırlarım.
Gökyüzüne duyduğum bu büyülenme daima canlı kaldı içimde, ve, geçen zamanla, bunun ötesine geçip karşı konulmaz bir merâka, ebedî bir arayışa dönüştü. Sorduğumdu kendime: Bunca yıldızları içinde barındıran evren sonsuz mudur? İçine doğduğum tüm bunların yaratılış sebebi nedir? Hakikat nedir?
Böylelikle, bir gerçek uğruna, bilincimin ve ruhumun gizli bölgelerini keşfetmek için karanlığa ışık tuttum, o mühürlü kapıları araladım, açtım, içeri girdim. Fakat gördüklerim karşısında sarsıldım.
Ağırdı hakikatin bedeli.
Varlığın dibini kazırken, kazdığım kendi kuyumdu. Ne kadar irdeler, ne kadar oymaya çalışırsan hakikati, bir noktadan sonra geriye gerçeklik diye bir şey kalmıyor, değerler ve anlamlar yitip gidiyor, bir uçurum açılıyor ve içine düşüyorsun.
Yaşamayı bundan sonra hâlâ mümkün kılabilmek için, kendi gerçekliğimi yeniden inşâ etmek, inşâ ettiğim şeye en başta inanmam gerektiğini biliyordum.
İnanmak - kilit sözcük buydu, tüm mesele buydu. Tutunmak için inanmak.
Ama inanmak için de aldanmak gerek.
Aldanmak - ne zor bir şey bu: hayata aldanmak, bir Tanrı'ya aldanmak - ruhum hep isyankar.
Ruhum, gerçek diyebileceğim ve hissedebileceğim bir şeye aç ve öylesine muhtaç ki. Tüm kaygılarım bundan, kıvranışlarım, endişelerim, bu can acıtıcı kimsesizlik hissi.
Şimdi uçurumların ve ölümlerin ustasıyım, iyi tanırım deliliğin kıyılarını, - varlık ile yokluk arasında sarp diplere daldığım kadar yükseklere tırmanmışlığım var, bundandır ruhumun iki rengi: bir toprak, bir yıldız tozu, - bilinsin ki: uçların gezginiyim ben, uçlarda bulmak için, bilip de, o en büyük, o en acı olanı, bilip de yaşamak, bir şiir uğruna.
Kimsesizliğin ikliminde ruhumun sâdık müdâvimleriydi hep bulduğum: tirşe gözlü zebâniler, düşlediğimdi onların şiiri, bana bir umut olarak geri dönsün diye, beş dizeye bölmüş varlığım böylesi hâl-i pür melâl:
İnsansız nedir zaman,
zamanın bilinciyle
hüznü doğuran
değil mi insan?
Unutmalı, unutmalı zamanı —
İnsan, trajik bir varlıktır, çünkü ölümlüdür. Ama bu beni niye bu denli sarsıyor? Duygularıma biraz olsun ket vurmalıyım.
Bâzı filmlere henüz hazır değilim.
Gün ışığına alışırken yerini geceye bırakıyor. Karanlığa alışırken aydınlık doğuyor. Doğa, geçişkenliğini bize de dayatıyor – ah, her şey esrarengiz, her şey mucizevi …
Kötü hissettiren bir şeyin kötü olmadığına kendimizi nasıl iknâ edebiliriz?
Hiçbir acı bir başkasıyla kıyaslanamaz. Bir acı bir diğerine karşı tartıya koyulamaz. Ne benim acım seninkinden büyük, ne de seninkisi benimkinden. Her acı, her üzüntü kendince yüktür insana.
Kapitalizmin bir diğer adı faydacılıktır. Dünyanın kapitalist düzenine adapte olmuş insan en başa hep şu soruyu koyar: “Bunun (bana) faydası nedir?”.
Bu zihniyet, sevgi kavramını da zaptetmiştir.
Niye bu dünyaya doğmuş bulundum? - bu bedenin içine?
Bu zarı kim attı, hangi doğaüstü güç bunda karar kıldı?
Bu yazgıyı ören – ne idi?
Yasaklar ve sınırlar koyan din, benim gözümde din değildir. Din, tam aksine, bir şölendir, bir aşkınlık hâlidir, öteki tarafa esrimedir, bilakis yasağa karşı gelmektir din; tüm dayatmaların, dünyevi kuralların aşıldığı tek yerdir. Sınır koyan bir din, din değil, aksine: sadece hastalığa kapılmış bir ideolojidir.
Her ideoloji, anlam-mantosunu giymiş bir aldatmacadır.
Hiç merak duymaz mı insan, nereden geldiğini? Sormaz mı hiç kendine: Bu yıldızlar nedir, üzerinde doğduğum bu gezegen neyin nesidir?
Bilimler, evrenin varlık sebebini açıklayamıyor – sadece hesaplanabilirliğini ölçüyor. Ama bilimlerin sanki hakikati bulmuş gibi davranması, bu her-şeyi-çözdük tavırları çok gülünç.
Felsefe bu kadar arka plana düşmemeliydi.
Nereye baksam doğa ve doğallık. Bulutlar, ellerimle dokunacak kadar yakın. Arkada akan nehirin, buraya sürekli yağan yağmurun ve birlikte uyandığım kuşların sesi ruhumu sağaltıyor.
Sevgili günlük, bugün bir kediyle tanıştım.
Rahmetli Halam hayatının son yıllarında hep geçmişte yaşardı, geçmişi anlatırdı yorulmaksızın, ama öyle güzel anlatırdı ki, onu büyük bir heyecan ve merakla dinlerdi herkes. Anlattığı hikayeler acılı ve hüzün doluydu özünde, ama o, geçmişin solmuş bahçelerini kullandığı sihirli diliyle sular, onlara yeniden ve farklı bir hayat verirdi.
Büyülü bir anlatıcıydı Halam. Sanırım onun gibi iyi bir anlatıcı hiçbir zaman olamayacağım.
Ve sonra, nasıl olduğunu bilmiyorum, kendimi her şeyden arınmış bir boyutta buluyorum: Korku yok, kaygı yok, – kalp sâkin, ruhum tanyeri.
Beni dünyaya getiren yazgıyı hiçbir zaman affetmeyeceğim.
Beni dünyaya getiren yazgıya sonsuza dek minettar olacağım.
Gidenler yeni ufuklara yelken açarken, geride kalanlar sanki eski bir zamanın çizgisinde yaşamaya devam ederler.
Oysa geride kalanlar da gitmektedirler.
Uzaklaşarak bize bakana zamanla ufalırız.
Bizden uzaklaşana bakan biz, zamanla büyürüz.
Gökyüzü bir bahçedir aynı zamanda.
Her şeyi belirleyen yörüngeler.
Şüphesiz: yörünge, yazgı demektir!
