Bir yanda varoluşun mucizesini hisseden kalbimin içindeki o saf mutluluk; diğer yanda hiçliğe karşı kayıtsız kalamayan ruhumun o sonsuz ızdırabı: beyaz ve siyah arasındaki gitgeller, bu çatışma, bu varoluşsal kırılganlık. –
Burayı özlediğimi söylediğimde, aslında özlediğim şeyin ruhum olması, zirâ burada yazıyorsam, ruhumla baş başayım demektir.
Günaydın, dostlar!
Özlemişim burayı, burada yazmayı.
Eğer içimde yaşadıklarım dilde bir karşılığı olmayacak kadar büyük ve ağırsa, onları kağıda dökemeyecek, acıyı şiirselleştiremeyeceksem, onların altında muhtemelen ezilirim.
Kaygı, ölümün aynasıdır. Derealizasyon, hiçliğin aynası.
İnsan, kendini en doğru şekilde tanımlarken, kusurlu yanlarını keşfedebilir – ama yine de çoğu kez kendinden yakayı kurtaramaz, kendine yenik düşer, hatta yenik düşmek ister.
Biraz yürüyelim mi? Düşünceleri diyorum, onları bıraz yürüyüşe çıkaralım mı?
Tanrı, kendi varlığının bilincinde değildir, ama bilinçli varlıklar yaratacak yüceliğe sahiptir.
Soru: Tanrının yaratıcı gücü kudret midir yoksa kaçınılmaz bir kusur mu?
Aslında sorun tam da burada teşkil ediyor, çünkü doğada ne kudret vardır ne de kusur, ne iyi ne de kötü, ne doğru ne de yanlış. Bu ayrımlar ancak insana özgü değerlemeler ve kategorilerdir.
Günlük yaşantımızın gerçekleri keşfedilen şeyler değil, insan tarafından inşa edilen şeylerdir; bu yüzden de bir kurgu, bir yanılsamadırlar.
Ya Tanrı da bir yanılsamaya tutunmak zorunda kaldıysa – kendi yanılsamasına? Ve bizler bu devasa yanılsamanın içinde bir yanılsama isek? İki yanılsama bir gerçek eder miydi?
Bilimin ve teknolojinin ilerlemesiyle (teknokapitalizm), insanlığın da ilerlemesini düşünmek, büyük bir yanılgı olsa gerek; demokrasinin ortaya çıkması ve dünyada yayılmaya başlamasıyla, bununla birlikte iyiliğin ve adâletin de çoğalmasına inanmak, modern anlatımın insanlara sattığı ütopyalardandır.
Gerçekte olan ve yayılan, demokrasi değil; demokrasi maskesi altında saklanan oligarşik bir düzendir. Bu oligarşinin üyeleri ve onların dalkavukluğunu yapan siyasiler, güç uğruna her şeyi yapacak gözü dönmüşlüğe sahiptirler.
İçime indim, çivit mâvisi okyanuslar.
Hızını kesemeyen bir salıncak gibi kalbim.
Çocukluğumun anılarına yer etmiş yeşilçamın mavi gözlü güzelliği, türk sinemasının yüz akı Fatma Girik bugün hayatını kaybetmiş. Ruhu şaad olsun.
Ruhumuzun en büyük devinimleri, bir başkası için küçük, anlamsız olaylardır.
Hayat: trajik bir mucize.
Ben hakikati değil de, hakikat beni kovalıyor gibiydi.
Fikirsel inat uğruna yitip giden onca olanaklar, olasılıklar, ihtimaller.
Ne güzeldir ki yaşamak, yaşamı benimsemek, bilincine varmak, korkusuzca her şeyin geçiciliğine. -
Kim ki sana hayatı karamsarlaştırıyorsa, mesafeni çekinmeden koy. Bu ben dahi olsam.
21. yüzyılın “modern” dünyasına getirdiğim eleştirilerimi kimi zaman aşırı ve saldırgan bir dile baş vurarak yaptığım doğrudur, fakat bu da bi nevi bir tutumdur, ki bâriz olan felaketi görüp de susmayı tercih etmek - benim için felakete teşviktir.
Aşırı mantıkcılarda hep bir tür çaresizlik seziyorum. İnsan, içinde bir tutam da olsa mistisizm barındırmalıdır.
Sevgili dost, bize hayattan kopmuş diyecekler – gerçek varoluştan bihaber olanlar.
“Evren, varoluş, hayatın anlamı – bunlarla ne diye kafa yorarsın? Hayatını yaşa!” diye buyuruyor modern insan.
Oysa bunlar üzerine kafa yormak neden hayatı yaşamakla zıt düşsün ki?
Nihayetinde evrenin bir parçasıyız, onun içinde ortaya çıkmış bir gezegenin üzerinde var olduk, yaşam bulduk - ve konumumuz hakkında hakkını vererek düşünmemek – benim için – asıl o vakit harcanmış bir hayat olurdu.
Dünyâ, mâvi bir gemi.
Zihnimdeki sonsuz odaları hissediyorum. Kapı kapı geziyor, birer birer kırıyorum kilitleri. Ama kifâyetsiz. Kilitlerle cebelleşen, kilitlenmeye mahkumdur.
Kalbime koyduğum insanlar sadece gerçekliğimin bir parçası değil, algıladığım gerçekliğin kolonlarına dönüşüyorlar. Kalbimin bu eğilimine engel olamıyorum – fakat olmalıyım! Çünkü sevdiklerimi kaybettiğimde, gercekliği ayakta tutan o kolonlar da yıkılıyor.
İnsan, kendi gerçekliğinin topraklarına sağlam temeller kazımalıdır, sevgili günlük.
Normal davranışın patolojisi. Kendinden vazgeçişin sonucu olarak uzlaşmanın patolojisi.
Her zaman ağlayacak güce sahiptim.
Hüzün benim için kutsaldır. Haz aldığım için değil. Hüznümü, başıma gelen müsibetlerden dolayı elde etmiş de değilim; hüznümün kaynağı doğum öncesine, varoluşun tragedyasına dayanıyor.
Bilimlerin çağındayız: deneysel, soğuk, hesaplayıcı. Gerçek artık sadece matematiksel bir formül: ruhsuz, katı, maddi.
Derealizasyon/Depersonalisazyon tüm tramvatik ve yıkıcı unsurlarıyla, nihayetinde yapay gerçekliklerden bir “uyanış” biçimidir, gerçekliğin rüyâsal öğesine bir içgörüdür - asıl acı verici de budur.
Paul Valery’yi okurken, dünyaya olan bakış açımızın ne kadar farklı olduğunu anlıyorum – ve bu iyi bir şey. Valery beni düşünmeye, içsel bir tartışmaya zorluyor.
Ben dahil bir rüya ise algıladığım her şey, o vakit henüz doğmamış bir evrenim ben.
"Her şey rüyaysa, artık rüyâlar yoktur."
– Paul Valery
Gerçekliği içimde ararken dışıma düştüm, ama dışımda olan koca bir düştü. İçime döndüğümde, dışsal olanın bir parçası olduğumu anladım: aynı düşün parçası.