Üzüntülerimizi dile getiriyoruz diye hayatta olmanın güzelliklerini görmezden geldiğimizi kim söyledi?
Yargıda bulunan kişi, kendini bir kadere teslim etmiş biridir.
Zor, kendimi ifade etmek, içimdekileri eksiksiz anlatmak, aktarmak… kolay olmuyor bu benim için. Burada yazdıklarım, sanki gerçekte söylemek istediğim şeylerin etrafında dönmüş, hislerimin ve düşüncelerimin özüne bir türlü dokunamamış, ulaşamamış gibi.
Bir şeyler eksik kalmış ya da eksik olan benmişim.
Zamanın bizden alıp götürdüklerinden artık daha fazlasını alsın istemiyorum. Zamanın üzerimizde acımasızca işlemediği tek saniyelik bir devinimsizlik istiyorum, sonsuzluğun bu tek saniyenin içinde yayıldığı huzurlu bir duraksama …
Günlüğümde ortaya çıkarmak istediğim şey, ruhum. İçtekimi dıştakiyle düzeçlemek, en içteki korkularıma bir dil bulmak, ruhumun dünyasını telaffus etmek, bir süngeri sıkarcasına köpüklerden arındırarak içimi, göz göze gelmek ruhumla.
Varoluş kaygısı, insanın kendi uçurumuna teslim olmasını buyur eder. Teslim olmayı öğrendiğin vakit, uçurum da sana teslim olur.
Oysa korkmak, korkaklık değildir. Varoluş karşısında salt korku hisseden kişi, bakmaması gereken bir uçuruma, açmaması gereken kapının ardındakine, hissetmemesi gereken bir derinliğe vâkıf olmuş insandır.
Cesaret, korkmamak değildir; gerçek cesaret, korkularına rağmen eyleme geçen insandır.
Yaş almış bir tebessümle geriye döndüm, ruhumla aramda bulunan köprünün üzerinde attığım ilk adımlarımı yâd ettim.
Ruhumun bilinmeyen topraklarını kendi gerçekliğimin güneşiyle, rüzgarı ve yağmuruyla buluşturmak için, nasıl önce dıştakine yöneldiğimi, zamanla yönümü nasıl kaybettiğimi anımsadım.
Ve böyle başladı yolculuk, böyle yazgılandı yıldızlara olan zaafım, ölüme olan tutsaklığım, sonsuzluğun gırdābında baş dönmelerim.
Çok kalabalık İzmir. Her yer insan kaynıyor. Üstüne hindistan sıcağı da eklenince - yok , hiç çekilmiyor.
Bir süreliğine dışarıya çıkmayacağım, ama sebebi farklı: Yazarlık sanrılarım tuttu. Zirâ bir şeyler yazmak istediğimde, daha doğrusu: yazma zorunluluğu hissettiğimde, dünya ile irtibâtımı kesiyorum. Kafamın içi kağıda dökmem gereken onlarca fikirlerle dalgalanıyor. Böyle olunca, yazma isteği de dayanılmaz bir hal alıyor. Eve kapatacağım kendimi. Günlüğüm, kulaklığım, kalemim ve ben. Ne güzel, ne güzel!
Yazmak için bulutların ardında süzüleni,
doğru bilineni incitmek için
dilime doladım
perdelerin ve maskelerin gizlediğini;
Anlatılamayanı, kendimden öte, kime anlatırım?
Ki sevdiklerime emanet etsem içtekimi,
içimden çıksam, çağınlara karışıp
mesafeleri yaksam, sevdiklerime
sarılıp ağlasam, haykırsam dışa -
yeter miydi
ruhumu sağaltmaya?
Nereye gider
Tanrıların dahi göremediği
uçurumlara sahip olan insan?
Kaleme sarılmış buluyorum
kendimden arta kalanı, –
Ruhumu anlamlandırmak,
fasılasız, geriye dönmek
mandalınaların renkli olduğu zamana –
Sevmeli, hissetmelisin. Bu dünyada bulunmamızın nedeni budur. Kalbimizi riske atmak için buradayız.
Materializm ve gösteriş düşkünlüğü üzerine kurulmuş mevcut çağın kaygılarımızın ortaya çıkmasında azımsanmayacak derecede payı vardır. Sahtelikten uzak yaşamak isteyen, ama dünyanın düzeni gereği bu sahteliğe zorunlu hapsolmuş insanlar için tetikleyici bir unsur teşkil ettiğini göz önünde bulundurmamız gerekir. Bu yüzden psikoloğun en öncelik vazifesi, “hastayı” bu düzene geri döndürmekle değil, onu bu düzenden korumaktır. “Hayat bu, herkes uyum sağlamak zorunda” sözünün meşrulaştırıldığı bir çağda lākin bu pek de mümkün görünmüyor.
Bir ev çiziyorum, çocukluğumun gözlerinden bahçeler, düşlediklerim iki adım öteye kadar, dalları kirpikli ağaçlar, ve sen merdivenleri yeniyorsun inşa ettiğim evime hiç varmayan. Yorgun adımlarına yetişeceğim, yorgunluğunu taşımak için sırtımda, büyümemiş evimin kapısından odaların kısık sesi, ışığı bitkin, dizlerim azimli, ah yalnızlığın ilk habercisi geceler, çocukluğun kesintiye uğramış hüznün renkleriyle sahipleniyor bana, benim bana ayrılmış yazgım: hep hatırlamak ve hep unutmak için.
Soğuk bir yer burası, yargılarıyla soğutuyor insan yeryüzünü.
Sevgili okur, hayatta olmanın sancısıyla kıvranan bir insana hayatta kalmanın mantıklı sebeplerinden bahsetmek olduğunca yersiz olabiliyor. Burada ihtiyatlı olmakta fayda var. Ruhu kederle boyanmış biri için sadece duyarsız görünmekle kalırsınız.
Mutlaka ki hayatta kalmak için somut sebepler bulunur, ruhsal buhranın içinde olan kişi bu sebeplere her türlü âşina olmuştur zaten, kimisine bu sebepleri tekrar hatırlatmakta elbette fayda da vardır. Ama mesele her zaman bu değil ki. İnsanın çoğu zaman ihtiyacı olan, içinde bulunduğu ruhsal bunalımına karşın rasyonel argümanlar üreten birine rastlamak değil, ona kulak verilmesidir. Bu kadar basit. Kulaklarınızı açın ve dinlemeyi öğrenin, pragmatik nasihatlarınızı bi müddet de olsa kendinize saklayın. Tamam, sizler yaşama sanatını kusursuzca benimsemiş ve her sancılı duruma uyum sağlayabilen eşsiz hayat cambazları olabilirsiniz. Bi tek hüznün ve empatinin değerini kavramakta sınıfta kalmışsınz lâkin. Bu içi çürümüş dünyanın düzeni bizi nasıl olsa kendine tekrardan hapsedecek, o yüzden bırakın da ölüm hasretiyle yanıp tutuşalım, materyalizmle kafayı kırmış gündelik yaşamın itici yapaylığından çıkıp en azından esaslı olan kederimize kucak açabilelim, efkarlanalım, ağlayabilelim. Buna müsade edin ki, içimizde olup bitenlerle dürüstçe, dolambaçsızca yüzleşelim.
Sahip olabileceğimiz en değerli deneyimlerden biri elimizden alınır, işe yaramaz hatta günah ilan edilir: varoluşun anlamsızlığının manasının kavranması.
Nietzsche’nin öne sürdüğü “İyilik de bir intikam biçimidir” savına katılmıyorum. İntikam alınan veya intikam amaçlı hareket edildiği yerde iyilikten nasıl söz edebiliriz ki? Her iyiliğin altında bir fitne bulma paranoyasına kapılır, gerçek iyiliğe karşı duyarsız kalmaya varıveririz.
Her ortama uygun maskeler, bukalemun yüzler, renkli roller ve rengarenk arzular, tam merkezinde hırsına yenilmiş insan; yaşam boyunca kendine ait olmayan dıştan doldurulmuş idealleri peşinde, aynı kervana düşmüş hedeflerine en büyük anlamları yükleyerek anlamsızca ama inanarak koşuşturmakta, hızlıca ve hırsla koşan bukalemunlar,- oysa kimdir?, bu ruh ve bu ağaç; peşinde dolanan bu gölge;- bu kalp ve bunca yıldız!- hoş, kendi ruhuna kayıtsız, ama dünyaya öylesine yapışmış, hırsı hunharca ödüllendirilmiş!,- herkes gibi düşünen iki ayaklı hayaletler.
Hayır efendiler!, – varoluşun anlamsızlığına kapılınlar değil, bu dünyaya körü körüne sarılan ve körü körüne göcüp gidecek olanlardır asıl kaybolanlar.
Hırslı ve aynı zamanda iyi bir insan olmak mümkün mü? “İyi” ve “hırslı” aynı çatı altında barındırılamayacak kadar birbirine iki zıt sıfatlar değil mi? Elbette ki hırsımızı iyiliğin dâvâsı için kullanabilir ve sonuç olarak onu olumlu bir yöne kanalize edebiliriz. Gelgelelim salt hırsın baskısı altında olan kişi her türlü zâfiyetlere açıktır. Hırs, geç kalınmış duraksamanın husursuzluğunu ve toksuzluğu çağrıştırıyor bende.
Doğaya besteler yazan kuşlar.
Doğanın bir bestesi olan kuşlar.
Şöyle bir yanılgı yaygın: “Felsefe yapılmıyor, çünkü insan çalışmaktan yeterince zaman bulamıyor.”
Hayretler içerisinde okuyorum bu tarz argümanları. Ya da şunun gibi: “Zengin olsam, ben de kendime zaman ayırıp felsefe yapardım.”
Hayır güzel kardeşim, zengin olsan önce gider kendine lüks bir yat ya da son model bir araba alır sefa sürmekle meşgul olurdun, ama yine de felsefeyle hiç mi hiç bir alakan olmazdı. Yahu felsefe bir sinema filmi değil ki zaman ayırıp ona yönelesin. Ya “felsefecisindir” ya da değilsindir. Doğrudan “Felsefe yapmıyorum, çünkü felsefeyle ilgilenmiyorum” diyip konuyu kapatabilirsiniz pekâlâ, bu zamanda pek kimse de bunu söylediğiniz için sizi kınamaz.
Üniversitelerde felsefe okumakla keşke filozof olunsaydı. Tıp okumak ya da mühendislik gibi, dolayısıyla bir meslek yahut seminerlerde öğrenilip sahip olunacak bir beceri işi değil ki felsefe.
“Felsefe”, insanın (mâruz kaldığı) bir yazgıdır.
Üniversitelerde felsefe diye “öğretilen” şey temelde başka filozofların yorumlaması üzerine kurulu bir süreçten ibarettir. Ki bu da kıymetli bir iştir.
Oysa felsefe, her insanın doğal olarak içinde yatan metafizik dürtünün ortaya çıkardığı sorularla başlar. Kimilerinde bu dürtü ister istemez baskın bir şekilde kendini belli eder ve hayatın odak noktası hâline gelir, gelgelelim çoğunlukta o dürtü en ufak bir kıpırdanma sergilemeden sönüp gider.
"İnsan her şeyi tanımlıyor ve tanımlarken ne bir ürperti ne de en ufak bir büyülenme hissediyor. İnsanlar, gördükleri her şeyden öyle ürkütücü bir güvenle söz ediyor, algıları öylesine emin çalışıyor ki: bu yıldız diyorlar, bu ağaç. Burası başlangıç diyorlar, şurası da son."
Bu düzene ayak uyduramayıp da aklını yitiren insanlar.
Bu düzene ayak uydurmayıp da sağlığına kavuşan ben.
19 Mayıs 2022
Seçtiğim kelimeler, sözcükler – sadece bir ödünç. Kurduğum cümlüler, paylaştığım ve doğru bulduğum kanılar ve kanaatler sadece şimdiki zamana, mevcut bir benliğe ait, lâkin mevcut bir varlıktan daha çok potansiyel bir varlığım.
Ramazan ayın son günü hep bir burukluk olur içimde, çocukluğumdan beri bu böyledir.
14 milyar yıl önce meydana gelen Büyük Patlamadan bu yana evren, hızlanarak genişliyor.
Tam bu saniyede genişlemekte olan evren, bir sonraki saniyede daha hızlı bir şekilde genişleiyor olacak. Kâinat, devâsa bir enerjinin ve hızın - adeta durmak bilmeyen bir öfkenin - dışa vurumu olarak bize kendini gösteriyor.
»Mais que foutait Dieu, avant la création?«
Mutsuz olduğumuz yahut ruhsal bir krizin içinde bulunduğumuzda, bize yöneltilen klasik öğütler vardır, mesela şunun gibi: "Hayata, insanların içine karışmalı, sosyalleşmelisin."
Mutlaka ki iyi niyetle verilmiş bir öğüttür, fakat olduğunca yüzeysel, aslına bakıldığında bize şunu demektedir: "İçinde neyle savaştığın fark etmeksizin onu hemen bir kenara bırak, hatta görmezlikten gel, toplumun bir parçası ol ve mutluluğunu dışsal olanla bağımlı hâle getir."
Görüldüğü üzere içimizde gerçekten ne olup bittiyle pek ilgilenmeyen bir öğüttür.
Üstüne üstlük iyimser öğüt adı altında bize belli bir yaşam tarzı ve dünya görüşü dayatılmaya çalışılır.
Eğer bu tarz öğütlere uyup onları uygulasaydım, içinde bulunduğum ruhsal krizin gerçekten üstesinden gelmeyi sadece ertelemekle kalmaz, kaçınılmaz bir şekilde derinleştirir, ya da kendi ruhuma ilişkin olası keşifleri sonsuza dek kaybederdim.
Mutlaka ki bu tarz nasihatlara uyup kendini daha iyi hisseden insanlar olacaktır.
Gelgelelim geçici çaredir bunlar.
Ruhunuzda olup bitenleri bilinçli bir şekilde görmezden gelir, içinizdeki acıyı unutulmaya yüz tutturma çabasına girişir ve bunda başarılı oluyorsanız, o vakit ruhunuza ve onun olanaklarına her zaman yabancı kalacak ve nitekim bu, sizi kendinizden yabancılaştıracaktır.
Derealizasyon, farkındalık azmettiricisidir.
Zaman kavramını tamamen kaybettim. Gözlerimi mevsimden mevsime açar gibiyim.
Söyle, nedir zaman nedir!
Lalalala
Bir umut mu? Bir düş mü?
Lalalala
Pencereme konan bir kırlangıç mı?
Biraz müzik dinlemeli, biraz sakinleşmeli.
Anımsamanın hüzünlü bir vakti varsa, işte o vakit anımsıyorum benden kopuk olanı.
Ben yazmasam,
kim mütercim olacak kendi ruhuma?
Kendimi tanıdığım gibi
kim tanır beni -
benden gayrı kim ulaşır kendime?
Ama kim, kim bu Benlik?
Bir ödünç - kendimden bana.
İnsan ne kadar cok farkındalığa sahip olursa, hiçliğe de o derece yakın oluyormuş.
Evet, bunu öğrendim!
Oysa ne diyordu soylu Nietzsche?
»Hep korktuğum yerde artık arzu edeceğim. İnsan, uçurumunu sevmeyi en son öğreniyor.«
Uçurumunu sevmek,
uçurumun kendisi olmayı şart koşar.
Öyleyse söyle:
Kendini sevecek misin? –
Şimdi Tanrıların dilindeyim - kaybolmuşluğumla!
Bana dokunmadan - seyrediyorlar,
ruhumun sivri telleriyle
nasıl boğuştuğumu,
nasıl kanadığımı.
Tanrıların sessizliği ne acımasız!
Ah, keşke arzulasaydım,
önemseseydim dünyasal olanı,
yapışsaydım varoluşun boynuna,
âşıklar gibi,
bir gözüm kör,
bir gözüm hırslı!
Hakikat: mucizelerle dolu bir keşif-yolculuğu. Son durak: Hiçlik.