Hayatta olmak kadar aynı zamanda hem ürpertici hem de bu denli büyüleyici başka bir duygu tanımıyorum.
Kimi zaman içime korku salması bir yana dursun, varlık ve özellikle varlığı mümkün kılan koşullar mucizevidir, ve bu mucizenin bir parçası olduğumu bilmek, bu gerçeği ve gerçekliği idrak etmek, kaldırabileceğimden fazla yoğun duygular yüklüyor içime.
5 Şubat 2025
Çoğu insanın mutluluğu daima dışa dayalıyken, buna karşın içe dönük bir varış süreci vardır: bu aşamadaki insanın mutluluğu evvela varlığın kendisinden, vâr olmanın bilincinden kaynaklanır, ve bu sebeptendir ki dıştakine olan yaklaşımı ve talebi daha sağlıklı, duyarlı ve ölçülüdür.
Kendi varlığımın bilincinde bir neşe çoğalır içimde, vârlığa karşı çocuksu bir hayret duygusu içinde saçılırım odalarca, ormanlarca - bütünleşmişimdir!, vâr olanın bilincinde olan kendimle: uzaktan seyre geçerim, bulutlara yakın bir yaşamın noktasından, aşılmış gibi her şey şimdi benden, yalnızlığıma bir güneş örerim.
İnsan, doğanın düzeniyle vâr olmuş, varlığını güneşten, ağaçlardan, denizden ve topraktan almıştır. İnsan, katmanlı bir ağ ile örülüdür: yerçekimine, yıldızlara, yörüngelere bağlı, vâr olan her şeyin özünde bir bütündür. Evet! Evren, bütünsel bir yapıdır ve her birimizin yazgısı aynı kaynağa dayanır.
Dünyadan düşmemiş insan, uyku hâlindedir - ki uyandığında, dünyadan mutlaka düşecektir.
Her şeyi mantık çerçevesinde algılayan; olayları, varlığı ve dünyayı daima akıl süzgecinden geçiren kimse, bana çaresizliği çağrıştırıyor.
Bu mutlak mantıksal muhakeme, katı bir yüzey gibi, - zirâ varlığın kökeni mantığa değil, sezgiye dayanır.
Günün sonunda bize düşen, kabullenmektir: insan olmanın gerçeğini ve bu dünyevi süreçte bir geçişe tabî tutulduğumuzu, - teslimiyet değil, özgür olmaktan bahsediyorum.
Toplumun bir parçası olmuş, mevcut bir düzene uyum sağlamış, – bir başka deyişle: olaysız bir ruha sahip insan.
Hırs, talan, yok etme, öfke, savaş ve cinayet - işte içinde bulunduğumuz kapitalist dünyanın özeti.
Hayatım boyunca duygularımın akıntısına kapıldım, hatta onların esiri oldum diyebilirim.
Bir dil, bir insanın dünyasına bizi vâkıf kılmak için öğrenilecekse, öğrenmenin ne hoş bir hâlidir bu.
Türkiye'de gündem hiç durmaz mı? Ülke bir felaket girdabına girmiş, bir türlü soluklanamıyor.
Normalde en az altı ay konuşulacak olaylar, bizde birkaç gün içinde unutuluyor, zira hemen ardından yeni bir gündemle sarsılıyor ve yaşananları sağlıklı bir şekilde sindirmek için zaman dahi bulamıyoruz.
Bu yoğunluk hem zihinsel hem duygusal anlamda yıpratıcıdır.
Bir süreliğine gündemden uzaklaşmak, kendi iç dünyamıza dönmek en sağlıklı çözüm gibi duruyor, bu da ne kadar mümkünse.
Bir kumrunun şefkatiyle, ve bir kuş yuvası gibi sağlam bir ruhla – yaşamak, yaşamak, yaşamak.
Bazı rüyalar, unuttuğum yahut üstesinden geldiğimi düşündüğüm duyguları yeniden su yüzüne çıkarabiliyor.
Mantıklı bakmaya çalışıyorum özellikle içimde kabaran düğüme. Bunu yaparken, mümkün olan en sâde dili kullanmak istiyorum, ki sâdeleşsin içimdekiler.
Öyle bir tohum ki, içinden sonsuzluk çıkıvermiş.
Olur ya bir fırtına kopmuştur rüzgârı koyu mâvi, dünyadan düşmüşüzdür kollarına kimsesizliğin; rengimiz atarken simâsız, kül katran bir griye benzemişizdir.
Düzene uyum sağlamak, rüyanın bir parçası olmaktı – lâkin bu oldukça renksiz ve yavan bir rüyâ: hem gözlerim bu denli açıkken, buna dahil olmak nasıl mümkün olabilsindi ki?
Zamana bağlı olan her şey geçicidir – ve sonsuzluk, zamanı daima yeniden vâr eder.
Bir düşünceye gereğinden fazla derinlik katmak, o düşüncenin altında olmayan bir derinliği hissetmemize yol açabilir.
Başka bir deyişle, bir düşünceye fazladan derinlik yükleyerek, onun özünde bulunmayan bir anlam ve ağırlık yaratabiliriz, ve bunu bilhassa duygularımızın yanıltıcı etkisiyle yaparız. Bu da, düşüncenin sanki tartışmasız bir gerçekmiş gibi algılanmasına neden olur.
Özellikle kaygı bozukluğu ve hatta ideolojiler bu mekanizma üzerinden işler.
Arkasına bakmayan, mâruz kaldığı değişimler karşısında savrulmayan; diri ve sarsılmaz bir ruhla kendini hayatın akışına bırakabilen – böyle biri olmayı ister miydim, bundan emin değilim. Hiç düşmeyen, ruhun sınırlarını nasıl keşfeder? Hep aynı yükseklikte süzülmenin hoşnutluğu ve belki de kayıtsızlığıyla yaşamak istemezdim. Yükselmek kadar batmayı da bilmek isterim.
Fırtına öncesi sessizliğin telâşığyla örtülsem, ardından gök yarılsa içine düşsem, yıldırımların feriyle aydınlansa zifiri kehkeşan, tünese yeni doğmuş bir güneşin şarkısı bilahare ruhuma. Şimdi her yer durgun, her yer yağmurunu sakınan yabancı bulutlarla kaplı.
Ağlayamamak – işte bu en ağırı.
Değerli bir içgörü, başta, bir his olarak belirir,
ardından düşünceye uzanır – ve sonunda,
ne mutlu,
ne yazık,
kelimelere kavuşur.
İçtekimize yakışık kalan bir dil örmek.
Bugünlerde neşe uğrar oldu sıkça ruhuma. İçimde ilkbaharın rüzgarını taşıyor gibiyim.
İki arkadaşımla yıldızları seyretmek için yaşadığımız şehirden arabayla yaklaşık iki saat uzaklıkta ülkenin en karanlık diye bilinen noktasındayım. Burası ışık kirliliğinden tamamen ırak. Güneşin batımıyla zifiri bir karanlık yayılıyor etrafa ve göğün yıldızlı semâsı hunharca ve pürüzsüzce parıldamaya başlıyor: gökyüzünde samanyolu, böylesine sonsuz ve yüce. Her birimiz yüzümüzü göğe çevirmiş bu görkemi büyülenmiş gözlerle temâşa ediyor; devâsa bir çarhın küçücük parçaları oluveriyoruz. Bu ulviyetin karşısında göğsümüz hiç olmadığı kadar kabarık, üzerinde bulunduğumuz toprağı hiç olmadığı kadar derin bir tevazuyla hissediyoruz. İnsan, nereden geldiğini yeniden hatırlıyor. Bu geceyi hayatım boyunca unutmayacağım.
Hayatta olmanın gerçeği insana korkunç hissettirebiliyor. Ebediyetten zamâna fırlatılmışlığımızın sebepsizliğini, Tanrıların bu husustaki çıdamlı cevapsızlığını boyun eğerek kâle alıyoruz.
Mâdem hayat denilen bu yazgının bir parçası kılındık, bize bahşedileni o vakit tekvin etmeli, ebedî bir çarhın cüzi bir parçası olmanın bilinciyle “neden hayat?” sorusundaki mucizeyi kavrayan, ve bunu, yol alırken ”iyi ki hayat” ünlemine dönüştürebilen bir ruh edinmeli; – geçici misafirliğimize, bu kalımsız mucizeliğimize tanıklık etmenin tragedyasını lütfeyleyerek kuşatabilmeli dunyayı – neşeyle, sevgiyle ve mutlaka ki hüzünle.
Temaşa ettim gökyüzünü, temâsa geçmek için ruhumla.
Sinem Dedetaş’ı samimi buluyorum, ki bir siyasetçi için bu sözü kolay kolay sarf etmem. Siyasetin kirli sahnesinde samimiyetini hiç kaybetmemesi dileğiyle.
Tanrım, her yerdeler! Uyum sağlamış, uysallaşmış, ruhen uyuklayan insanlar!
İçinde bulunduğumuz çağın, anlamsızlığa en ufak tahammülü yok. Kimse varoluşun anlamsızlığının mânâsıyla bir bağlam öremiyor – hemen bir yönlendirme hâli, bir ışık tutma, bir “çözüm” sunma telâşı ile karşı karşıyayız. Bu tavır niye?
Doğa, özünü bizden gizler. Tanrısal bir reflekstir bu.
Griye tahammülsüz uçlarda gezgin ruhu, algıladığı ya kâbus ya mucize.
Yazgı dediğimiz mucizevi rastlantılar zinciri sonucunda yaşam bulmuş yere, adını “Dünya” verdiğimiz bir gezegene doğdum, ve sarsıldım: güzelliğinden, dehşetinden.
Ruhuma olanlar bir güneş tutulmasıydı.