Derealizasyon esnâsında kişinin etrafı hiçlikle çevrilidir; dolayısıyla hiçliğin bu istilâsı kişinin kendisini değil, algıladığı dış dünyayı ele geçirir. Kişinin alıştığı ve güven duyduğu çevresi (aile, ev, sokaklar, ağaçlar, gökyüzü, vs …) birdenbire varlıksal anlamını yitirmiş, hatta “yok olmuş” gibi algılanır; hayat, diğer insanların bilinçsizce üzerinde oynadığı bir sahne gibi görünür, ve kişinin bu farkındalığı o kadar korkunçtur ki, kişi, varoluşun doğası karşısında esarete düşer, sanki bir rüyanın, dehşetengiz bir kâbusun içinde hapsolmuş hissiyâtına kapılır, uyanmak ister, uyanamaz, zirâ uyanmak için ölmesi gerekir, ama ölemez, deliliğin kıyısındadır, ama deliremez. Bu yıkımın karşısında kişi birdenbire yalnızlığın en büyüğüne, kimsesizliğin ve tekbaşınalığın en derin kuyusuna düşer; – ve tüm bunları yaşarken yüksek derecede bilinçlidir.
Hiçliğe düşmüşlüğün eşsiz korku-deneyimidir derealizasyon.